Şûrâ 18 bana üç farklı duruşu tanıtıyor: acele isteyen, ürperti ile bekleyen, tartışmaya dalan. Markamı bu üç filtreden geçiriyorum. Hangi tutum benim? Hangi tutum olmalı?
Kur'an meallerini elime aldığımda hep aynı niyetle açıyorum: "Bugün Allah bana Kur'an'dan nasıl bir koçluk yapıyor?" Bu sabah karşıma Şûrâ 18 çıktı.
Ayet üç farklı insan tipini yan yana koyuyor. Aceleyle isteyenler — bir şey gerçekleşsin diye Allah'ı zorlayanlar. Ürpertiyle bekleyenler — bilen, ama saygıyla durup yere bakanlar. Tartışmaya dalanlar — sürekli çekişen, kendi pozisyonunu savunan. Sadece ortadakini, Müşfikûn'u, Allah Teâlâ onaylıyor.
Bu beni vurdu. Çünkü markama dürüstçe baktığımda üç tutumu da görüyorum. Bazen acele ediyorum — "bu hedef neden hâlâ olmadı, niye bu kadar yavaş ilerliyorum, niye markam henüz patlamadı?". Bazen tartışıyorum — kendi kendime "şu strateji mi doğru, yoksa bu mu? acaba bu kararım yanlış mıydı?". Ama bazen — sadece bazen — Müşfikûn duruşunda durabiliyorum: bekleyişim bilgili, sakin, saygılı. Bilenim — ama zorlamıyorum.
Şûrâ 18 bana bu üç tutumu net görmemi sağladı. Markama da bunlarla bakıyorum.
Önce dürüst tarafa bakayım. Markamda yesta'cilu — acele isteyen — bir kısım var. Onu görmem gerek.
Markamda aceleyle istediğim bazı şeyler var ve bunu kabul etmek bir cesaret istiyor. Çünkü acele etmek normalde "hırslı, vizyonlu, hedefli" diye yorumlanır. Modern girişim dilinde acele etmek bir erdem. Ama Şûrâ 18 farklı bir şey söylüyor: acele aslında bir inkâr biçimi olabilir.
Birincisi: atölye katılımcısı sayısının hemen artmasını isteme. Bir duyuru yapıyorum, beklediğim katılım gelmiyor, sabırsızlanıyorum. "Neden daha fazla insan ilgilenmiyor? Niye geçen sefer daha fazla katılım vardı?" Bu acele aslında şunu söylüyor: sünnetullah'a güvenmiyorum. Niyetim doğruysa, çabam doğruysa, sıra benim niyetime gelmek üzere — ama bekleyemiyorum.
İkincisi: bir ürünün hemen olgunlaşmasını isteme. Bir kitap yazma niyetim var, bir atölye kurma niyetim var, bir online program planım var. Hepsi içeride olgunlaşıyor. Ama ben "hemen olsun, hemen çıksın, hemen satışa gitsin" diye baskı yapıyorum. Halbuki Mü'minûn 21'de öğrenmiştik: iç süreçlere saygı duymak gerek. İnek karnında süt olgunlaşırken hızlandıramazsın — markam içinde olgunlaşan da öyle.
Üçüncüsü: tanınma ve görülme. Bazen markamın daha çok görülmesini, daha çok takip edilmesini, daha çok paylaşılmasını aceleyle istiyorum. Lokman 16'da öğrendim: Habîr olan görüyor zaten. İnsanların görmesi ikinci derece bir mesele. Ama acele bunu unutturuyor.
Şükretmem gereken yer. Markamda gerçekten ürpertili saygıyla durabildiğim alanlar da var. Bunları sahiplenmek de bir iş.
Şûrâ 18'in Müşfikûn tarifi çok özel: bilen, saygılı, sakin, bekleyen. Bu tutumu markamda nerelerde başarabildiğimi görmek istiyorum — çünkü görmedikçe büyütemem.
Birincisi: Kur'an'a koçluk metoduyla yaklaşımım. Bu işin nereye varacağını tam bilmiyorum. Aylık seri, kitap, yıllık döngü, atölye serisi — her şey içinde. Ama panik etmiyorum. Her sabah Mushaf'ı açıyorum, gelen ayetle çalışıyorum, sonra bırakıyorum. Müşfikûn tarzı bir bekleyiş — biliyorum ki bir şey büyüyor, ama aceleci olmuyorum.
İkincisi: danışan yolculukları. Bir danışanın dönüşümünü hızlandırma işinde değilim. Her oturumda bir hardal kadar değişim oluyor — Lokman 16'nın bana öğrettiği. Bu konuda artık Müşfikûn tarzında duruyorum. Bilgim var: dönüşüm gerçekleşecek. Saygım var: ama kendi takvimi içinde. Bu tutum bana sahihlik veriyor, danışana güven veriyor.
Üçüncüsü: kendi öğrenme yolculuğum. "Bilen değil, öğrenen koç" olarak kendimi konumlandırdım Cuma 5'ten beri. Bu konumda Müşfikûn'um. Her gün bir şey öğreniyorum — ama her şeyi öğrenmeye çalışmıyorum. Bilgimin ürperti içinde olduğunu kabul ediyorum: ben de aynı zamanda öğrenenim, yolda olanım.
Bu farkındalık çok kıymetli. Çünkü Müşfikûn olduğum alanlar markamı kuran alanlar — yesta'cilu olduğum alanlar ise markamı yoran alanlar. İkisi arasındaki fark sahih ve sahte arasındaki farktır.
Şimdi Şûrâ 18'in en sert kısmı: "Tartışmaya dalanlar uzak bir sapmadadır." Bu uyarı keskin ve geri çekilmez. Markama dürüstçe baktığımda — tartışmaya daldığım yerler de var. Bu kabul, kendimle bir hesaplaşma gerektiriyor.
Markamda tartışmaya en çok daldığım yer: kendi içimde sürekli strateji sorgulama. "Doğru yolda mıyım? Bu eksen mi, başka bir eksen mi? Bu fiyatlandırma mı, başka mı? Atölye mi, online mi, kitap mı? Sosyal medya mı, e-bülten mi?" Bunlar sağlıklı sorgulamalar gibi görünüyor — ama bir noktadan sonra uzak bir sapmaya dönüşüyor. Çünkü cevap aramak ile kilitlenmek farklı şeyler.
İkincisi: başka koçlarla zihinsel karşılaştırma. Bir başka koçun atölyesini görüyorum — "Onun yaklaşımı mı daha iyi, benim mi? O daha başarılı mı, ben mi?" Bu sürekli içsel tartışma kendimi ve markamı yıpratıyor. Cevap zaten yok — çünkü karşılaştırma yanlış soru.
Üçüncüsü: geçmişle hesaplaşma. "Şunu farklı yapabilirdim, bunu daha önce başlatmalıydım, şu tercihim hataydı." Geçmişle tartışmak en kısır tartışmadır — çünkü geçmiş zaten oldu, değişmez. Ama beyin bunu bilmiyor — sürekli tartışıyor, kanıtlar arıyor, hayıflanıyor.
Şûrâ 18 bana net bir şey söylüyor: bu üç tartışmadan çıkmazsam, "uzak bir sapma"ya doğru gideceğim. Niye? Çünkü tartışma çözüm değil, kilit. Her tartışma turuyla markamdan biraz daha uzaklaşıyorum. Niyetimden, sahih sesimden, esas işimden uzaklaşıyorum.
O zaman ne yapmalıyım? Müşfikûn moduna geçmeliyim. Sorgulamayı bırakmak değil — sorgulamayı saygılı bir bekleyişe dönüştürmek. "Doğru yol gelecek, sünnetullah çalışıyor — ben şimdi tartışmayı bırakıp gerekenleri yaparım, hakikat zaman içinde berraklaşır." Bu tutum hem stratejik akıllıdır hem manevî olgunluktur.
Bu ayet bana markamı geçirebileceğim üç soruluk bir filtre veriyor. Bundan sonra her karara, her hamleye, her panik anına bu filtreyi uygulayacağım.
Bir karar veya hamle önümde duruyor. Önce kendime sorarım: "Bunu acele mi ediyorum? Sünnetullah'a güveniyor muyum, yoksa zamanı zorlamaya mı çalışıyorum?" Eğer cevap aceledeyse — geri çekilirim. Çünkü acele markama hizmet etmiyor, markama tehdit oluyor.
Bu test bana bekleme cesareti veriyor. Bir hamleyi "şimdi mi yapmalıyım, yoksa biraz daha bekleyeyim mi" sorusu artık bir korkaklık değil — Şûrâ 18'in onayladığı bir duruştur.
Sonra ölçüyorum: "Bu kararı Müşfikûn tarzında verebiliyor muyum — bilgili, sakin, saygılı? Yoksa panik içinde, korkudan ya da hırsla mı veriyorum?" Eğer Müşfikûn modundaysam, hamle sağlamdır. Eğer panik veya hırs içindeysem, hamleyi ertelerim — kendimi Müşfikûn moduna getirip tekrar bakarım.
Bu ölçü beni hem korur hem sahihleştirir. Panik halinde verilen kararlar genelde sonradan pişmanlık üretir; Müşfikûn modunda verilen kararlar berraktır.
Son test: "Bu konuyu sürekli tartışıyor muyum? Cevap aramaktan kilitlenmeye geçtim mi?" Bir konuyu üç kez sorguladıysam ve hâlâ aynı yerdeysem — Şûrâ 18 bana "uzak bir sapmadan" bahsediyor. Tartışmayı bırakırım, konuyu rafa kaldırırım, başka bir işe geçerim. Çünkü cevap belki şimdi gelmiyor, ama tartışmaya devam etmek beni daha da uzaklaştırır.
Bu uyarı beni kısır döngülerden çıkarıyor. Markamın enerjisini geri kazanıyor. Çünkü tartışmaya dalmak enerji emicidir; bırakmak enerji vericidir.
Bu sabah Şûrâ 18'in altında oturduktan sonra kendime şunu söyledim: "Markamı yıpratan şey rekabet değil, eksik strateji değil — aceleci tutumlarım ve içimde sürekli süren tartışmalardır."
Bu kabul bana hem yoruyor hem rahatlatıyor. Yoruyor çünkü artık bunları görmezden gelemem. Rahatlatıyor çünkü çözüm dış değil — iç tutumumda. Yani değiştirebileceğim bir şey. Acelemi durdurmak benim elimde. Tartışmayı bırakmak benim elimde. Müşfikûn moduna geçmek benim elimde.
Markam: aceleci olmayan, tartışmaya dalmayan, Müşfikûn tarzında duran bir marka. Bu tarz modern girişim dünyasında garip görünür. Çünkü modern dünya acele eder, sürekli kendini ve başkalarını sorgular, tartışmadan beslenir. Ama benim markam farklı bir damardan akıyor — sünnetullah damarından.
Ve son bir karar: artık her panik anımda Şûrâ 18'i hatırlayacağım. Acele istediğimde — "Yesta'cilu mu yapıyorum?" Tartışmaya daldığımda — "Yümârûne mi yapıyorum?" Belirsizlik içindeyken — "Müşfikûn olabiliyor muyum?" Bu üç soru artık markamın iç pusulası.
Sahram var — aceleci iç sesim, biliyorum ama tedavi ediyorum. Hardallarım var — küçük Müşfikûn anlarım, onları büyütüyorum. Çatlaklarım var — sürekli tartışmaya dalma eğilimim, Latîf bakış altında onları yumuşatıyorum. Şûrâ 18 hepsinin üstüne bir disiplin koyuyor: "bekleyebil, hızlandırma, susabil."
Markamda acele edeni tedavi ediyorum.
Markamda Müşfikûn olanı büyütüyorum.
Markamda tartışmaya dalanı bırakıyorum.
Hayatımda yaşayan Kur'an olsun istiyorum.
O yüzden bu yola çıktım.
Her gün öğreniyorum.
Amacım bu — öğrenirken aktarmak.
Zamanı zorlamıyorum.
Sünnetullah'a güveniyorum.
Kerime Ergin Akademi'nin yeni atölye, eğitim ve seminer duyurularını ilk siz öğrenmek isterseniz WhatsApp hattımızdan bize yazabilirsiniz.