İlgi yokken bilgi vermek, gece yarısı derin uykudaki birine ders anlatmaya benzer; ne duyar ne de anlar.
İnsan tabiatı, zahmet çekmediği şeye değer vermez. Kolay gelen, kolay gider.
Bilgiden önce soruyu vermek, zihne "Hadi, bu cevabı sen bul" demektir. En geç unuttuğumuz şeyler, üzerinde en çok kafa yorduğumuz, zahmetle öğrendiğimiz şeylerdir.
İdeal bir eğitimci, bilgiyi tepside sunan bir "garson" değildir. O, bilgiyi bulmayı ve o bilgiden yeni manalar üretmeyi öğretendir. Kur'an'ın soru yöntemi, tam olarak bu "öğrenmeyi öğretme" metodudur.
Kur'an'da "akıl" kelimesi hiçbir yerde isim olarak geçmez; her zaman fiil kipinde geçer (ye'kilûn, ta'kilûn).
Yani Kur'an'ın istediği akıl, duran bir depo değil, sürekli çalışan bir fabrikadır.
Kur'an, insanı inanmaya mecbur (icbar) eden değil, ikna eden bir kitaptır. Dinin dekoru bütünüyle hür irade üzerine kuruludur.
Soru sormak, muhataba değer vermektir. "Sen ne dersin?", "Görmüyor musun?", "Düşünmüyor musun?" diyerek insanı kendi mantık süzgecinden geçmeye davet eder.
Profesyonel koçlukta biz buna "Güçlü Sorular" diyoruz. Danışana doğrudan "Şunu yap" demek yerine, doğru soruyu sorduğumuzda danışan kendi cevabını bulur ve o cevaba sahip çıkar. Çünkü o cevap artık onundur.
Sorum şu: Bugün kendi hayatınızda cevabını bulmaktan korktuğunuz için kendinize sormadığınız o "ilk" soru nedir?
O soruyu sormadan, bilginin ve hikmetin kapısını açmaya hazır mısınız?