Şimdiye kadar konuştuğumuz her şey — etik, sınır, sözleşme, yetkinlik — koçun ne yaptığıyla ilgiliydi. Şimdi farklı bir soru: koç ne oluyor?
Çünkü teknik bir koçluk seansı yapabilirsin — sözleşmeyi yaparsın, GROW modelini uygularsın, açık uçlu sorularını sorarsın — ama danışan oradan bir şey alarak ayrılmaz. Niye? Çünkü teknik vardı, ama varlık yoktu.
Şehâdet — koçun varlık duruşunun adıdır.
Modern koçluk buna "presence" der. Tam orada olmak. Türkçeye genelde "mevcudiyet" olarak çevrilir. Ama ICF'in dokuz numaralı yetkinliği olmaktan öte, presence aslında bir iç duruştur.
Kur'ânî gelenekte buna şehâdet denir — şahit olmak. Bir koç, danışanına şahit olmak üzere oradadır. Onun yerine düşünmek için değil, onun yerine karar vermek için değil — sadece şahit olmak için.
ICF'in beşinci çekirdek yetkinliği — koçluk literatüründe pek çok düşünür tarafından farklı dillerde anlatılmıştır.
Rogers, terapistin/koçun "rol oynamadan, gerçek olarak" orada bulunmasını "congruence" diye tanımlar. Maskeyi atmak, kendine dürüst olmak — ki danışan da kendine dürüst olabilsin.
"Presencing" = presence + sensing. Şu an ortaya çıkmakta olana açık olmak. Geçmişe takılmadan, geleceği zorlamadan, anın içinde olanı algılamak. Liderlik literatürünün en derin kavramlarından biri.
Yargılamadan, dikkatle, şu anda olmak. Mindfulness'ın koçluk pratiğine girmesi, "presence"i ölçülebilir bir eğitim alanına dönüştürdü. Bugün pek çok koçluk eğitimi mindfulness uygulamaları içerir.
Buber, iki insan arasındaki ilişkiyi "Ben-O" (nesneleştiren) ve "Ben-Sen" (karşılaşan) diye ikiye ayırdı. Koçluk seansı bir "Ben-Sen" karşılaşmasıdır — danışan bir vaka değil, bir varlıktır. Mevcudiyetin felsefî temeli buradan gelir.
Pratikte üç katmanda anlamak ve uygulamak gerekir.
Bu üç katmanın aynı anda hizalanması — modern koçluğun "presence" dediği şeydir. Bunu öğrenmenin en iyi yolu pratiktir: gözlem, geri bildirim, süpervizyon. Çünkü presence — kitap okumakla değil, oluşmakla edinilir.
Pratikte mevcudiyeti zedeleyen üç ana düşman — her koçun kendi içinde tanıması gerekir.
Mevcudiyet bir şey yapmakla değil, bir şey olmakla öğrenilir.
Bunun en pratik kanıtı şudur: bir konuşmada uzun bir sessizlik (10-15 saniye) bırakıldığında, sessizlikte fark edilen şeyler — kelimelerden çok daha güçlüdür. "Presence" kelimeyle değil deneyimle anlatılan bir şeydir.
Üç düşman — çözüm hızı, performans kaygısı, kendi hayat yükü — bir koçun kendi içinde tanıması gereken üç gölgedir. Günlük bir öz-gözlem pratiği yararlıdır: "Bugün danışanımla konuşurken hangi düşman aktifti?" Bu öz-gözlem, mevcudiyet çalışmasının en güçlü pratiklerinden biridir.
Kur'ânî dilde şehâdet kelimesi çok katmanlıdır.
Kur'ânî dilde şehâdet kelimesi çok katmanlıdır. Hem "gözle görmek" hem "şahit olmak" hem "kendisi orada bulunmak" hem de "tasdik etmek" anlamlarını içerir.
Bu dört anlam birden — koçun seans odasındaki duruşunu eşsiz bir biçimde tarif eder.
Bu ayet, "şahit olma" görevinin insan onurunun bir parçası olarak verildiğini gösterir. Şahit, müdahale eden değildir; gören ve doğrulayandır.
Koç bir seans boyunca yapabileceği en büyük hizmet — yargılamadan, müdahale etmeden, sadece orada olarak şahit olmaktır. Bu duruşun kendisi dönüştürücüdür.
Görür · bulunur · tasdik eder · müdahale etmez.
Şâhid olan, gözle görür. Yani danışanın söylediğini ve söylemediğini, beden dilini, yüzünün dönüşümünü, sessizliklerini görür. Bu görme — yüzeysel bakmak değildir; basîretle bakmaktır.
Şâhid o ânda oradadır. Bedeni, zihni ve kalbi orada — seansın dışına kaçmaz, gelecek seansa atlamaz, geçmiş seansları işlemez. Bu "huzur" hâli, mevcudiyetin Kur'ânî karşılığıdır.
Şâhid, gördüğünü doğrular. Danışan kendisi hakkında bir şey söylediğinde, onu görmüş olmak — tasdik etmek demektir. "Ben seni duydum, gördüm, varlığını kabul ediyorum." Bu tasdik, sözle değil — duruşla iletilir.
Şâhid, müdahil değildir. Gördüğünü değiştirmeye, düzeltmeye, yönlendirmeye çalışmaz. Sadece şahit olur. Bu müdahalesizlik — koçun zorlandığı en temel disiplindir; çünkü "yardım etme isteği" sürekli müdahale etmeye iter.
Bu dört boyut bir araya geldiğinde — koç olmanın en derin tanımı çıkar:
görür · bulunur ·
tasdik eder · müdahale etmez
Bu dörtlü, modern koçluğun "presence" tanımının da aslında işaret ettiği yerdir. Sadece Kur'ânî dil bu işareti çok daha bütüncül bir kavramda toplar.
Allah'ın esmâsından biri "Şehîd"dir — her şeyi gören, her şeye şahit olan. Bu isim Kur'ân'da defalarca tekrarlanır.
Bir koç, bu ismin küçük bir yansımasını taşır. Tabii ki Allah'ın şahitliği gibi olamaz — ama o şehâdetin tarzından öğrenebilir:
Allah görür ama anında müdahale etmez. Görür ama dağıtmaz. Görür ve insanın iradesine alan bırakır.
İşte koçun şehâdeti de bu tarzdadır — görmek ama bırakmak; tanımak ama dayatmamak.
Bu sebepten ayet temelli koçlukta şehâdet bir teknik değil — bir ibadet biçimidir.
Koç seansa "bu insanı görmek için, ona şahit olmak için, sonra bu şahitliği — ne yargılayarak ne dayatmadan — Allah'a havale etmek için" girer. Bu niyet, koçluğu manevî bir pratiğe dönüştürür.
Bir önceki bölümde irşâd (yol gösterme) ile tezkîr (hatırlatma) arasındaki ayrımı işlemiştik. Şimdi şehâdet ile irşâd arasındaki ayrımı netleştirelim:
Koç şâhid'tir, mürşid değildir.
Mürşid, danışanın yolu kendisi göremediği zaman onu yola koyar. Koç ise danışanın yolu görme kapasitesinin onun kendi içinde olduğuna güvenerek, sadece şahit olur.
Şehâdet kavramı şu cümleyle özetlenebilir: "Görmek, ama dağıtmamak. Tanımak, ama dayatmamak. Tasdik etmek, ama yönlendirmemek." Bu üç çift, şehâdetin pratiğe dökülmüş hâlidir.
"Allah'ın şâhid olması" örneği yanlış anlaşılmamalıdır: koç kendisini Allah'a benzetmiyor. Sadece O'nun şehâdet tarzından — görüp bırakmasından — bir şey öğreniyor. Bu nüans önemlidir. Manevî olduğunu söyleyen ama hadlerini bilen bir mesleğin disiplini bu nüansta saklıdır.
Şehâdet ile irşâd ayrımı somut bir örnekle netleşir: bir seansta danışan eşinden ayrılmaya niyetlendiğini söylediğinde, bir mürşid "Aile mukaddes, sabret, bekle" der; bir koç ise şâhid olarak "Sen şu anda ne hissediyorsun? Ayrılma niyetinin ardındaki sahici ihtiyaç ne?" diye sorar. Biri yolu gösterir, diğeri yolu görmesine yer açar.