Koçluk, benim nazarımda bir "kader tasarımı" eşlikçisidir. ICF’in (Uluslararası Koçluk Federasyonu) tanımıyla; danışanla, onun kişisel ve profesyonel potansiyelini en üst düzeye çıkarması için kurulan yaratıcı bir ortaklıktır.
Eğitimlerimde en çok üzerinde durduğum nokta burasıdır. Eğer bir koç olarak sınırınızı bilmezseniz, danışanın gelişimine hizmet değil, engel olursunuz.
Bir koçluk seansında odada iki uzman vardır. Bu dengeyi kuramadığınız an “koçluk duruşunu” kaybedersiniz:
Dinleme, soru sorma ve alan tutma konusunda uzmandır.
Kendi hayatı, duyguları ve hedefleri konusunda tek uzmandır.
Sorumluluk Dağılımı: Siz bir koç olarak sürecin kalitesinden sorumlusunuz; ancak değişimin kendisinden, alınan kararlardan ve uygulama aşamasından bizzat danışan sorumludur. Eğer sorumluluğu üzerinize alırsanız, danışanın cüzi iradesini ve “kendi hayatının öznesi olma” hakkını elinden almış olursunuz.
Profesyonel bir koç, ilişkisinin ilk dakikasında bu sınırları net çizer. Danışanınıza şunu hissettirmelisiniz:
İnsan bir “emanettir”. Koçluk bu emanete duyulan derin saygıdır. Bir sosyolog olarak toplumun inşasının bireyin inşasından geçtiğini, bir teolog olarak ise her insanın ilahi bir potansiyel taşıdığını biliyorum.
Bizim işimiz; kişinin kendi “ayetlerini”, yani hayatındaki işaretleri doğru okumasına rehberlik etmektir. Sinir sistemini (Vagus) regüle ederek, nefesi özgürleştirerek ve inanç temelli bir farkındalıkla bu yolculuğu taçlandıracağız.
Şimdi kendinize sormanızı istiyorum: Siz, danışanınızın hayatında bir “kurtarıcı” mı olmak istiyorsunuz, yoksa onun kendi kahramanlık hikayesine şahitlik eden bir “yol arkadaşı” mı?