Kitap çok kısa bir girişle açılıyor. Dyer önce etrafa bakmanı istiyor: gökyüzü, dünya, mevsimler, su, rüzgâr, ateş, toprak… Hepsi kusursuz bir denge içinde dönüp duruyor. Bu tablonun içinde dengeyi kaçıran tek varlık insan.
Dyer bu kitabı, hayatının her alanında o doğal dengeyi yeniden kurman için yaptığı bir deneme olarak görüyor. Burada mesele davranışını değiştirecek yeni taktikler toplamak olmuyor pek. Asıl iş, düşüncelerinin tamamını gözden geçirip kendini yeniden düzenlemek; öyle ki her gün, ne istediğinle hayatını nasıl idare ettiğin arasında bir denge kurulsun.
Sonra küçük bir anı paylaşıyor. Editörü kitabın son okumasını bitirince bir kapak kâğıdına şunu karalamış: “Wayne, Dengede Olmak harika! Hiç kimse bu kitabı okuyup kendini yeniden canlanmış hissetmeden kalamaz. Kendimi sanki dengemi yeniden kazanmış gibi hissediyorum.” Dyer de senin bu kitabı okuyup dokuz ilkeyi benimsedikçe aynı sevinçli uyanışı yaşayacağına inandığını söylüyor. Bu fikirlerin içinden geçip sayfalara dökülmesine izin verirken aklındaki şey tam olarak buymuş.
Kitabı sevdiğini, elindeyken verdiği hissi de sana taşıdığı mesajı da sevdiğini yazıyor. Dileği şu: bu ilkeleri her gün kullan ve yaratıldığın o kusursuz dengeli yere göre kendini tazele. Girişi “Sevgiyle ve görkemli ışıkla” diye imzalıyor.
Birinci Bölüm: Ormanların Sonsuzluğu Bir Meşe Palamudunun Hayallerinin İçinde Uyumaktır — Hayallerinle alışkanlıklarını dengelemek.
Hayattaki en büyük dengesizliklerden biri şurada: bir yanda alışkanlıkları, rutinleriyle sürüp giden gündelik hayatın; öbür yanda içinin derinlerinde bir yerde duran, çok doyurucu bir yaşama dair hayalin. Bu iki kefe çoğu zaman eşit değil.
Bölümün başındaki James Allen alıntısı hayali, yepyeni bir hayatın içinden çıktığı sihirli bir âlem gibi anlatıyor. İçinde, kaderini ve hayallerini gerçekleştirmek için fide dikmeye can atan sınırsız bir yaratma kapasitesi saklı; Allen buna “uyanan bir melek” diyor. Dyer, Holmes'un bu canlı hayal gücüne “cennetten gelen ateş” demesini de eklemeden duramamış. İkisi de aynı şeyi hatırlatıyor: dengeli bir hayat istiyorsan, içindeki bu yanan ateşle, bu hayalle ilgilenmen gerekiyor.
Hayaller ile alışkanlıklar arasındaki bu dengesizlik çoğu zaman pek belirgin olmuyor. Midede yanma, depresyon, hastalık ya da kaygı gibi açık belirtilerle gelmesi şart değil. Daha çok yanı başında duran, kulağına durmadan “bir şeyden vazgeçiyorsun” diye fısıldayan tatsız bir refakatçiye benziyor. Varlığının bir parçası olduğunu hissettiğin, ama ne olduğunu tam çıkaramadığın bir görev, bir deneyim var gibi. Elle tutulmuyor belki, ama olmak istediğin kişiye duyduğun özlemi hissedebiliyorsun. Daha önemli bir gündemin olduğunu seziyorsun; nasıl yaşadığınla neden yaşadığın arasındaki denge kaymış. Sen dikkatini verene kadar pek göze çarpmayan bu ziyaretçi, seni dengeni yeniden kurmaya dürtmeye devam edecek.
Bir tahterevalli düşün: bir ucunda çok şişman bir çocuk, öbür ucunda bir deri bir kemik kalmış bir çocuk. Ya da bir kefesi ağırlıktan yere çökmüş, öbürü havada kalmış bir terazi. Bu örnekte teraziyi bozan ağır taraf senin gündelik davranışların: yaptığın iş, oturduğun yer, ilişkide olduğun insanlar, yaşadığın coğrafya, okuduğun kitaplar, izlediğin filmler, hayatını dolduran sohbetler. Hepsi o şişman çocuğun içinde.
Bunların hiçbiri kendi başına kötü sayılmaz. Dengesizlik, senin kendine özgü hayatın için sağlıksız oldukları için doğuyor; olmayı hayal ettiğin sen ile uyuşmuyorlar. Sağlıksızsa yanlıştır, ve sen bunu bir yerde hissedersin. Hayatı akışına bırakıp yaşamak rahat gelebilir, ama doyumsuzluğunun, memnuniyetsizliğinin ağırlığı o anda elindeki tek hayatta muazzam bir dengesizlik yaratıyor.
Üstünden bir türlü silkip atamadığın, hep orada duran, için için kemiren o acı doyumsuzluk… karın boşluğunda hissettiğin o korkuyla karışık boşluk duygusu insanı allak bullak ediyor. Derin uykunda bile kendini gösteriyor; rüyaların, olmaktan hoşlanacağın sene dair hatırlatmalarla doluyor. Sonra uyanıyorsun ve güvenli rutinine geri dönüyorsun.
Uyanıkken başkalarıyla ağız dalaşına girdiğinde, huysuzlaştığında da aslında hayallerin dikkatini çekmeye çalışıyor. Çünkü içten içe kendinle ilgili öyle engellenmiş, öyle hüsran dolu hissediyorsun ki bu baskıdan öfkeyi dışarı vurarak kurtulmaya çalışıyorsun. Dengesizlik, şu anki yaşam biçimine karşı bir tıkanmışlık, bir hüsran duygusu olarak görünüyor. O “cennetten gelen ateşi” düşünmeye kendine izin verirsen, mevcut durumunu içten içe bahane olduğunu bildiğin açıklamalarla, zihinsel dolambaçlarla mantığa bağlamaya başlıyorsun. Neden? Çünkü dengeye ulaşacak araçlara sahip olduğuna inanmıyorsun.
Bir noktadan sonra kendine karşı giderek sertleşebilir, yetersizlik duyguların için (bir de depresyon denen şey için) ilaçla ya da başka bir yolla çare aramaya başlayabilirsin. Kendini giderek daha öfkeli, daha canı sıkkın, daha değişken hissettiğini, soğuk algınlığı, baş ağrısı, uykusuzluk gibi küçük rahatsızlıkları daha sık yaşadığını bizzat göreceksin. Bu dengesizlik sürdükçe, hayatın angaryaya dönmüş kısmına karşı hevesin azalıyor. İş iyice rutinleşiyor, amaç duygusu ve istek daha da sönüyor.
Bu sıkıntılar ailene, sevdiklerine karşı davranışlarına da sızıyor. Çabuk sinirleniyor, ortada görünür bir sebep yokken karşındakine çıkışıyorsun. Kendine dürüst olabilirsen, sinirlerinin bu kadar kolay ayaklanmasının, hep içinde taşıdığın ama artık yavaş yavaş silikleşen o büyük hayalle dengede olmamaktan geldiğini fark edersin.
Bu sinsi belirtiler yüzeye çıktığında, teraziye ne tür bir enerji verdiğini keşfetmek çok önemli hale geliyor; denge de dengesizlik de buradan doğuyor. Bu ağır varoluş kaygısı, var olma sebebine ağır basıyor. Ama hayatının bu terazisini yeniden dengeye getirebilecek tek kişi sensin. Dyer bundan sonra, önce kendini nerelerde sabote ettiğini fark etmekle başlayan bazı araçlar veriyor.
Harika olma ve o harikalığa göre yaşama isteğin, manevi enerjinin bir yüzü. Bu alanda denge kurmak için düşüncelerinin enerjisini istediğin şeye uyacak şekilde kullanman gerekiyor. Zihinsel enerji, ne düşünürsen onu çekiyor. Tıkanmışlığa ve hayal kırıklığına hükmetme fırsatı veren düşünceler, daha çok tıkanmışlık ve hayal kırıklığı getiriyor.
“Yapabileceğim hiçbir şey yok; hayatım kontrolden çıktı, üstelik kapana kısılmış gibiyim” dediğinde ya da düşündüğünde, çekeceğin şey tam da bu oluyor: en büyük isteklerine karşı direnç! Her tıkanmışlık, her hayal kırıklığı düşüncesi, daha fazlası için bilet almak gibi. Saplanıp kaldığını onaylayan her düşünce, kitabın diliyle Evren'den, seni saplandığın yerde tutan o zamktan biraz daha göndermesini istemek demek.
Zihinsel enerjinle yeni bir ortaklık kurabilir, bu dengesizliği düzeltecek fırsatlar isteyebilirsin. Bunu yaptığında şunu görüyorsun: gerçeklik dünyasının kendi sınırları var, ama hayal gücünün dünyasının sınırı yok. Bu sınırsız hayal gücünden, yeniden canlanmak için çığlık atan bir gerçekliğin fidesi çıkıyor ve dengeli bir zemine kök salıyor.
Bu ilkenin amacı hayallerle alışkanlıklar arasında denge kurmak. Başlamanın en kolay yolu, önce alışılmış var olma biçimlerinin işaretlerini fark etmek, sonra da düşünme tarzını hayallerinle dengeye kaydırmayı öğrenmek.
Peki senin hayallerin ne? İçinde hep yaşamış, hiç kaybolmamış olan şey ne? Düşüncelerinde, hayallerinde, hafif bir pırıltı da olsa hâlâ yanmaya devam eden gece lambası hangisi? Ne olursa olsun, başkalarına ne kadar saçma görünürse görünsün, hayallerinle alışkanlıkların arasında yeniden denge kurmak istiyorsan, hayallerine verdiğin enerjide bir değişiklik yapman gerekiyor. Dengen bozulduysa, başlıca sebep enerji bakımından alışkanlıklarının hayatını belirlemesine izin vermiş olman. O alışkanlıklar da, sonuçları da, onlara verdiğin enerjinin ürünü.
Yeniden denge kurmanın ilk evrelerinde şu farkındalığa yoğunlaş: Düşündüğün şeyi elde edersin, istesen de istemesen de. O hayal ne kadar imkânsız, ne kadar zor görünürse görünsün, onun zorluğuna takılmak yerine ne istediğini düşünmeye odaklan. Sana özel hayallerine terazinin bir kefesinde yer aç; böylece onları hayal gücünde görebilir, hak ettikleri enerjiyi verebilirsin.
Bu nakdi istemediğin düşüncelere harcamayı bırakmayı öğrenmen gerekiyor, alışılmış davranışlarını sürdürmek zorundaymışsın gibi hissetsen bile. Bedenin bir süre daha alıştırıldığı yerde kalabilir; ama bu arada düşüncelerin hayallerinle aynı yöne dönmeye başlar.
On dokuzuncu yüzyılın saygın yazarlarından Louisa May Alcott bu fikri cesaret ve ilham veren bir dille söylemiş:
Hayallerinle alışkanlıkların arasında, azıcık da olsa, yeniden denge kurmayı seçmek Alcott'un iki ifadesiyle mümkün görünüyor: “başını kaldırıp bak” ve “onlara inan.” Bu iki söz enerjik bir ortaklık doğuruyor. Düşüncelerini olana, ya da bir ömür boyu alışkanlıkla düşündüğün şeylere odaklamak yerine başını kaldırıp bakmaya, görmeye ve gördüğüne sağlamca inanmaya geçiyorsun. Böyle düşünmeye başladığında, kitabın anlatımıyla işler seninle birlikte yürümeye, tam olarak düşündüğün ve inandığın şey sana gelmeye başlıyor. Bu her zaman bir anda olmuyor; ama düşüncelerinde bu yeni ortaklık bir kez başladı mı, dengede olmaya başlamışsın demektir.
Oscar Wilde'ın sözü: “Hepimiz aynı çamurun içindeyiz, ama bazılarımız başını kaldırıp yıldızlara bakıyor.” Burada olma sebebin olduğunu hissettiğin şeyle dengede kalacak şekilde vizyonun ile düşüncelerinin aynı yöne bakmasının çok güzel bir örneği bu.
“Niyetim, imkânı kıt çocuklara yardım edecek bir yer kurmak” gibi bir düşünce, aslında kitabın diliyle Evren'e gönderilmiş bir mesaj. Bu dünyaya belli bir amaçla geldiğini güçlü biçimde hissediyorsan, enerjini bu hayale uygun hale getirmen gerekiyor. Hayat koşullarının nasıl olduğu fark etmiyor. Bu amacı gerçekleştirmeye çalışırken o anki maddi durumun belirleyici olmuyor. Etrafında bir yığın olumsuz koşul olması seni kararından döndürmemeli, içinde duyduğun o güçlü isteğe kulak vermekten seni şüpheye düşürmemeli. Hayatını hayalinle dengeye getirirken yaptığın her şey, hayatını ortaklaşa yaratmaya başladığın anlamına geliyor.
Bu ortaklaşa yaratma, kitabın anlatımıyla Ruh'un görünmeyen tarlasından gelen enerjiyle birlikte çalışıyor. İçinde duyduğun güçlü isteği ve görevi, saf yaratılış enerjisiyle kusursuz biçimde dengeliyor. Sen de bu yaratılış alanını elinden geldiğince taklit etmeye, ona benzemeye çalışıyorsun. Bunun için kendini, istediğin koşulları kendine çeken dengeli bir varlık olarak derin derin düşünmeye istekli olman gerekiyor.
İmkânı kıt çocuklara yardım edecek bir yeri, “bu olamaz” diye düşünerek ortaya çıkaramazsın. Çamurun içinde olsan bile yıldızlara bakma seçeneğin var. Bu, yıldızla ilgili düşünceleri düşünmek ve çamuru çeken düşüncelerin ağırlığını reddetmek demek. Denge noktan, şu sözlere paralel düşünceleri onayladığın bir kesinlik hali:
Bu ortak doğrultuda hareket etmek dünyanı tamamen tersine çevirecek. Kitap burada Çekim Yasası'nı anıyor: doğru insanları, doğru parayı, burada ve şimdi hayallerini gerçeğe dönüştürecekmiş gibi görünen eşzamanlı olayları kendine çektiğini görmeye başlayacakmışsın. Manevi âlemden gelen bu işbirliğini hak ettiğine dair düşüncelerle dengede olduğunda, onu gerçekleştirmek için aktif biçimde uğraşıyorsun. Hayatın yaratıcı enerjisiyle dengede olmanın hafifliğinin keyfini sürüyorsun. Artık oturup yakınamıyorsun, tıkanmış ve hayal kırıklığına uğramış hissederek vakit geçiremiyorsun. Enerjiyle doluyorsun! Neden? Çünkü kitabın deyişiyle bütün yaratılışın Kaynağı ile dengedesin. Ve aynen böyle, ihtiyaç duyduğun her şeyi düşüncelerinle çekerek yaratıcılığa ulaşıyorsun. Ama dengesizlik, yakınma, korkuyla yaşama ya da hep en kötüsünü bekleme halindeysen bu işlemeyecek.
Hayal enerjini gündelik alışkanlıklarınla dengelemek aklına gelebilecek her şey için geçerli: kendi müzik albümünü yapmak, at eğitmek, yoksul bir ülkeden bir çocuk evlat edinmek, kendi evine sahip olmak, bir türlü kuramadığın işi kurmak, seni borçtan kurtaracak parayı kazanmak, bir maraton koşmak… Adını sen koy. Hayal edebiliyorsan başarabilirsin. Ama ancak içindeki yaratıcı enerjiyle, yani düşüncelerinle aynı yöne baktığında, düşüncelerin de isteklerinle tam uyum kurar. İsteğinle uyuşmayan mevcut alışkanlıkları besleyen düşünceler, yerini ortak doğrultudaki enerjiye bırakmak zorunda.
Dyer bölümü Hz. İsa'nın sözüyle kapatıyor: “İsteyin, verilecektir!” Böylesine dengeli bir bilgeliğin doğruluğundan şüphe eden bir hayatın amacı ne olabilir ki, diye soruyor.
İkinci Bölüm: Hayatta, Yaşamı Hızlandırmaktan Çok Daha Fazla Yaşanılacak Şey Var — Hayattan keyif alma isteğini başarma isteğinle dengelemek.
Huzurlu olma isteğini; başarma, yerine getirme ve hayatını kazanma ihtiyacınla dengelemenin anahtarı şunu kabul etmekte: stres diye bir şey yok; sadece stresli düşünceler düşünen insanlar var. Dyer'e göre gerçekten bu kadar basit. Dünyayı yaşama biçimini değiştirdiğinde, yaşadığın dünya da değişiyor.
Stres içeride olan bir şey. Onu bir kaba dolduramazsın, çünkü gerginlik fiziksel bir madde ya da nesne olarak ortada durmuyor. Parmağınla gösterip “İşte orada, bu stres!” diyebileceğin bir şey yok; stresin bir şekli yok. Buna rağmen Amerika'da 112 milyon kişi stresle bağlantılı belirtiler için ilaç kullanıyor. Bu belirtilerin listesi uzayıp gidiyor:
Liste neredeyse sonsuz. Üstelik hepsine fiziksel dünyada var olmayan bir şey yol açıyor.
Stres konusunda dengeyi kaybetmenin sonucu, bu belirtileri kontrol altına almak için ilaca ihtiyaç duyan milyonlardan biri olmak. Bu da çoğu zaman kendini kızgın, sabrı tükenmiş hissetmek demek; çünkü elde etmek için bu kadar didindiğin hayattan bir türlü keyif alamıyorsun. Hayatını bitmek bilmeyen bir sıkıcılık ve tekdüzelik içinde boşa harcıyormuşsun gibi hissedebilirsin. Çalışmanın, didinmenin bütün baskısının dünyevi bir ödülü olabilir; ama yanında hiçbir yere gitmiyormuşsun duygusu da kesinlikle var.
Bu sana tanıdık geliyorsa, hayatın ve işin hakkındaki düşünme biçimini yeniden ele alma, daha dengeli olarak stres belirtilerinden kurtulmaya çalışma zamanın gelmiş demektir. Dengeye girmek için davranışını değiştirmen gerekmeyebilir. Meditasyon, egzersiz, sahilde yürüyüş ya da sana iyi gelen başka şeyler gibi stres azaltan etkinlikler elbette yapabilirsin. Ama ancak böyle ayak uydurabileceğine inandığın için kendini daha fazlasını başarmaya, başkalarını yenmeye, ne pahasına olursa olsun kazanmaya ve daha hızlı gitmeye zorlamayı sürdürürsen, bu düşünce biçiminin karşılığını çekmen de kaçınılmaz olacak. Her gün yoga yapsan, başının üstünde amuda kalkıp mantra mırıldansan bile!
Bütün gün ne düşünüyorsan o oluyorsun. Bütün gün nasıl düşünüyorsan da o oluyorsun. Düşüncelerinin ağırlığını tartmak için onları titreşim ve enerji olarak düşünmen gerekiyor.
Diyelim ki hiçbir stres belirtisi taşımayan biri olmaya dair güçlü, yüksek titreşimli bir isteğin var. Bu düşünceye 1'den 10'a kadar bir ölçekte 10 diyelim. Bu ölçekte 1, sinir krizini temsil eden en düşük enerji; 10 ise aydınlanmış, huzurlu ustalık.
Şimdi huzurlu, stressiz bir hayat isteğini destekleyen düşünceleri not etmen gerekiyor. Şu tür düşünceler dengeli ve huzurlu düşünceler sayılmaz:
Bu düşünceler huzurlu, stressiz bir hayat isteğine karşı koyan bir direnç. Başka bir deyişle aynı yöne bakmıyorlar, dengede durmuyorlar. İsteğin 10 olabilir; ama böyle bir durumda zihinsel enerjin çok daha aşağıda, belki 2'de, belki 3'te.
Sadece davranışını değiştirmek seni yeniden dengeye getirmiyor. Bir yandan insanlara ve isteklerine hayır derken, öbür yandan “Aslında istediklerini yapmalıyım” ya da “Belki sonra kendimi zorlar, onların isteklerini yerine getiririm” diye düşünüyorsan, yine stres belirtilerini çekiyorsun. Aşırı dolu, çılgın bir programdan kendini geri çekebilirsin; ama korku ve yokluk düşüncelerini yaymaya devam edersen, kitabın Çekim Yasası dediği şey sana yine korku ve yokluk getirir.
Stres düşünceleri terazinin bir kefesini yere yatırıyorsa, Dyer bunu Çekim Yasası'nın getirdiği bir şey olarak görüyor. Unutma: düşündüğün şey olursun! Yokluk, öfke ya da korku düşünürsen ne olur, tahmin et bakalım? Çekilen şey tam olarak bu. Daha çok boş zaman tanıyan dengeli bir programın olsa bile, hafifletilmiş takviminde bir sürü stres azaltan etkinlik olsa bile, düşüncelerini çekmek istediğin başarıyla aynı yöne getiremezsen, baskın düşüncelerin ağırlığı teraziyi yine bir yana yatırır ve seni dengeli hayattan uzaklaştırır. Gündelik yaşam biçimin de dengesiz kalır; Gandhi'nin “Hayatta, yaşamın hızını artırmaktan daha fazla yaşanacak şey var” öğüdünün özünü de benimseyememiş olursun.
Dyer en sevdiği alıntılardan birini, Hindistan'daki hocası saydığı Nisargadatta Maharaj'dan aktarıyor:
Bu düşünce şimdiye kadar nasıl yaşadığınla ve sana öğretilen her şeyle çelişebilir; Dyer bunları bir kenara bırakmanı söylüyor. Bir ömür boyu biriktirdiğin fikirler ve kurallar seni, fiziksel olarak var olmayan bir stresle baş etmek için ilaç kullanan 112 milyondan biri yaptıysa, bu düşünceyi hafife alacak durumda değilsin demektir. Sakin, huzurlu bir hayat isteğine uyan bir titreşimle aynı yöne bakma ilkelerini uyguladıkça, düşüncelerinin de daha çok farkına varacaksın. Gerçekte kim olduğunu bu düşünceler belirliyor. Bu satırları okuyor olman bile düşüncelerinin daha çok farkında olmaya ilgi duyduğunu gösteriyor.
Burada “olmak” ile “haline gelmek” aynı anlamda kullanılıyor. Sükûnet isteğinle hayatının gereklerini karşılama isteğin arasında yeniden denge kurmak için, istediğin titreşim olmayı ve o hale gelmeyi hayata geçirmen gerekiyor.
Huzur, hayatının hızını yavaşlattın diye sonunda kazanacağın bir ödül gibi gelmiyor. Huzur, uyanık olduğun anlarda her karşılaşmaya, her olaya gözünü açıp orada olabilme yeteneğin. Çoğumuz karşılaştığımız her insanla içimizde, zihnimizde hiç durmayan bir çatışma sürdürüyoruz. Huzurlu olmak, o bitmeyen iç konuşmayı susturmayı öğrendiğinde tadına varabileceğin bir iç tutum. Çevrenin nasıl göründüğüne bağlı olmuyor. Etrafındaki insanların ne düşündüğüyle, ne söylediğiyle, ne yaptığıyla çok nadiren ilgisi var. Sessiz bir ortam da bunun şartı sayılmaz.
Aziz Francis'in meşhur duası bunu Dyer'in anlatabileceğinden daha iyi söylüyor: “Beni, Senin huzurunun bir aracı yap.” Yani Francis Tanrı'dan kendisine huzur vermesini istemiyordu. Güvendiği Kaynak'tan, daha çok huzur gibi olabilmek için rehberlik istiyordu.
Bu ilke, çatışma ve kaygı içindeyken basitçe sakin düşünceler seçmekle bitmiyor. Dyer'in önerisi şu: içinin derinlerinde, bütün düşüncelerinin aktığı bir kap olduğunu hayal et. Bu kabın tam ortasında bir mum alevi yanıyor. Bütün düşüncelerini barındıran bu kabın ortasındaki alevin, karşına en kötü şey çıksa bile asla sönmeyeceğine, hatta titremeyeceğine dair kendine söz vermelisin. Burası senin huzur kabın ve o mumun alevini yalnızca huzurlu düşünceler besleyebilir. Yolu aydınlatan, sakin ve uyumlu düşünceleri ve varlıkları çeken bir huzur enerjisi olmayı öğrendiğin sürece düşüncelerini değiştirmekle uğraşmak zorunda kalmıyorsun. Böylece huzurdan bir varlık oluyorsun.
İçindeki bu kap nereye gidersen seninle gelir. İnsanlar üzerinde bir şekilde baskı kurduğunda, kendini boğuluyormuş gibi hissettiğinde ya da daha önce sende sıkıntı ya da öfke uyandıran durumlar ortaya çıktığında, o anda içindeki huzur mumunun alevine dön ve ışığının parlamaya devam ettiğini gör. Kendin için istediğin huzur olmak budur. Bu sana, hayatı hızlandırmaya çalışma hastalığına tutulmuş biri olmak yerine sakin ve dost canlısı biri olma isteğine uyan bir titreşim sunuyor. O hızlanma çılgınlığının sonuçlarını zaten gördün; üstelik karşılaştığın hemen herkeste stres belirtilerini fark ediyorsun.
Huzurlu bir varlık olarak çevrendeki insanlar üzerinde çok büyük bir etkin oluyor. Huzur olmayı seçmiş birinin yanında tamamen stresli kalmak neredeyse imkânsız. Huzur daha yüksek ve daha hızlı bir enerji; sen huzur olduğunda, yalnızca varlığın bile çoğu zaman etrafındaki huzursuzluğu ve gerginliği etkisiz hale getiriyor. Kitap burada bir adım daha ileri gidip, bu halin senden bol miktarda “enerji feromonu” yayılmasına yol açtığını, bu feromonların da değişimin farkında bile olmayan diğer insanları daha huzurlu hale getirdiğini söylüyor.
Öyleyse Nisargadatta'nın derin öğüdünü dinlemeye, sadece olmaya hazır mısın? O zaman içinde sürekli yanan bir mumun ışığıyla “olma” hali üzerinde çalış. Dyer arkasından huzurlu olmayı ve o hale gelmeyi başlatacak birkaç egzersiz veriyor.
Nereye gidersen git, içindeki kapta yalnızca huzurla ilgili düşüncelerin olduğunu hayal ederek huzur yaymayı dene. Şartlar elverdiği ölçüde bu enerjiyi dağıt. Birlikte çalıştığın insanların, aile üyelerinin ve özellikle sevgi bağı içinde olduğun kişilerin yanında huzur yayan biri ol. Egonu, mumunun alevini söndüremeyecek şekilde kapının dışında bırak.
Sonra, genellikle tartıştığın, hep yanlış yaptığını düşündüğün birine o ışıktan yeni bir cümle sun: “İyi bir noktaya değindin, bunu düşüneceğim” ya da “Fikrini söylediğin için teşekkür ederim; söylediklerine değer veriyorum.” Bu sözler karşındakini ilk başta şaşırtabilir; ama sen, istediğin şeyi vererek huzurlu bir varlık olmaya çalıştığını biliyorsun.
Huzur haline gelmeyi istemek için Aziz Francis'in sözlerini kullan: “Beni, Senin huzurunun bir aracı yap.” İsteme eylemi, hemen bir karşılık hissetmesen bile, dengeyi istediğin huzur haline doğru kaydırıyor. Bir kez istedikten sonra belki tahmin ettiğinden çok daha kolay verildiğini göreceksin. İstemek, egonu askıya almanı ve daha yüksek, daha manevi kökenli enerjilerin seni dengeye doğru ağırlıkla çekmesine alan açıyor.
Acele etme. Dyer bölümün başındaki Ramakrishna ve Bertrand Russell alıntılarını bir yere yazmanı özellikle öneriyor. Onları her zaman göreceğin bir yere yapıştır, varlığının bir parçası olsunlar: işin son derece önemli bir şey sayılmaz… dünyevi görevlerin son derece önemli şeyler sayılmaz… Hayatındaki ilk ve başlıca öncelik, kitabın diliyle Yaratılışın Kaynağı ile dengede olmak olsun. Yavaşlattığın zamanda düşünceli ol ve İlahî Varlık'ı hayatında bilinir olmaya davet et. İstediğin huzur olmak, denge noktası kaygıyı ve stres belirtilerini çekmeyen, gevşemiş, rahat biri olmak demek.
Zihnini sakinleştirerek kendini yavaşlatmak için bilerek, bilinçli bir çaba göster. Bu dünyadaki hayatının tadını çıkarmak için biraz daha zaman ayır: yıldızların, bulutların, nehirlerin, hayvanların, fırtınaların, sağanakların, doğadaki her şeyin farkında olarak daha düşünen biri ol. Sonra aynı yavaşlamış, sevgi dolu enerjiyi bütün insanlara yay.
Ailenden başla. Çocuklarınla oynamak, onların düşüncelerini dinlemek, onlara bir hikâye okumak için fazladan birkaç saat ayır. Üzerine titrediğin, en sevdiğin kişiyle yürüyüşe çık ve ona hayatında ne kadar değerli olduğunu söyle.
Bu yavaşlamış bakışı dışarıya da taşı: işe, içinde yaşadığın topluluğa, hatta yabancılara. Sırada beklerken öne geçmek için acele etmek yerine sıranı birine vermek için bilinçli bir çaba göster. Araba kullanırken bile istediğin huzur haline gelme ve dengede yaşama çabanın farkında ol. Düşüncelerini yavaşlatıp hayattan daha çok keyif almaya karar verdiğinde, sarı ışıkta gaza basmak yerine dur. Bir yere iki dakika erken varmak için deli gibi sürmek yerine daha yavaş ve bu farkındalıkla sür. Başkalarına nezaket göster, trafikte önüne geçmelerine izin ver.
Bütün bunlar yeniden aynı yöne bakma sürecini başlatmanın yolları. Huzurlu olma isteğinin farkında ol, sonra o anki düşüncelerini bu isteğe uydur. Olmaya zorlamadığında daha anlayışlı olacaksın, çünkü iç dünyanı dengede olma isteğinle aynı yöne getirmiş olacaksın.
Dyer bu arayışın bedene de yansıyacağını söylüyor: bedenin daha az stres belirtisi yaşayacağı için daha dengede hissedeceksin. Kitaba göre kusursuz bir dengeye yeniden ulaştığında kilon en uygun düzeyine gelecek, cildin olmakta olduğun huzuru ve dengeyi yansıtacak, sindirim sistemin ilaç yardımı olmadan normale dönecek, uyku düzenin dengeye girecek, bağırsakların olması gerektiği gibi çalışacak. Kısacası kusursuz bir dengede olacaksın.
İşin en ilginç yanı, sadece dengede kalmayıp daha üretken de olacaksın! Belki çocukluğundan beri ilk kez huzurluyken hayatın da bereketli olacak. Dyer hocası Nisargadatta Maharaj'ın öğüdünü tekrar ediyor: Sadece ol! Bir dene, diyor; huzurlu olacağına ve çok şaşıracağına söz veriyor.
Üçüncü Bölüm: Kendi Kulağınızı Öpemezsiniz — Kendini görme biçiminle kendini dünyaya yansıtma biçimini dengelemek.
Bölümün başındaki Theodore Roosevelt alıntısı hem dikkat çekici hem de ironiyle dolu. Çünkü denge noktan çoğu zaman fikrine güvendiğin ve saygı duyduğun insanlardan aldığın geribildirimde saklı. Kendine dair verdiğin değerlendirme çok kıymetli; ama başkalarının ne düşündüğünü tamamen hiçe sayıp yalnızca kendi değerlendirmene yaslanırsan dengeni kaybedebilirsin.
Dyer burada başkalarının fikirlerinin, eleştirilerinin, hatta övgülerinin seni kıpırdayamaz hale getirmesini, üzmesini ya da şımartmasını savunmadığını açıkça söylüyor. Başkalarının ne düşündüğüne aşırı önem vermek de, övgüyü ya da eleştiriyi terazinin dengesini bozan ağırlığın bir parçası haline getirebilir. Ne demek istediğini kendi hayatından bir örnekle anlatıyor.
Dyer, 1970'te Wayne State Üniversitesi'nde profesör olarak geçirdiği ilk yılın yaz dönemini dün gibi hatırlıyor. Küçük bir grup yüksek lisans öğrencisi, final dersinin şartı olarak sınıfa bir sunum yapıyormuş. Sunum yapan grubun bazı tuhaf hareketlerine sınıftan defalarca kıkırdamalar, düpedüz kahkahalar yükselmiş. Dyer neyin bu kadar komik olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın oturmuş. Sonunda öğrencilerin giderek daha fazlası onun tepkisini görmek için ona doğru bakmaya başlayınca kafasına dank etmiş: Onu taklit ediyorlardı!
Öğrencilerden biri kemerini aşağı çekip göbeğini dışarı çıkarmış. Gruptakiler çok yüksek sesle konuşuyor, kollarını ellerini abartılı şekilde sallıyor, bu arada tahtaya anlaşılmaz işaretler çiziyorlarmış. Dyer, kendini nasıl gördüğüyle dünyaya nasıl yansıttığı arasındaki tam zıtlığı, iyi niyetle sahnelenen kendini izleyerek görmüş.
Aradan otuz beş yıldan fazla geçmiş ve bu küçük olay hâlâ aklında. Neredeyse hemen ardından koca göbeğinden kalıcı olarak kurtulmaya ve formuna girmeye karar vermiş. Bir de, bir parodinin hedefi olarak, zor yoldan da olsa sınıfta nasıl daha az dogmatik bir öğretmen olunacağını öğrenmiş.
Gelen bilgileri sindirebilirsek, başkalarının bizi nasıl algıladığı hakkında gerçekten çok şey öğrenebiliriz. Dyer özellikle sekiz çocuk büyütürken edindiği tecrübeyle şunu söylüyor: kendimizi nasıl gördüğümüzle dünyanın geri kalanının bizi nasıl gördüğü arasında çoğu zaman muazzam bir fark oluyor. Bu farkın farkında olmak, daha doyurucu ve dengeli bir hayata doğru yol alırken çok işe yarıyor. Bütün varlığını etrafındakileri ne kadar memnun ettiğine bağlamak elbette istemezsin. Ama dengeli bir insan, pek de pohpohlayıcı olmayan geribildirimlerden rahatsız olmadığında, bir şeyleri değiştirmeyi seçmekte özgür oluyor.
Bu açıdan bakınca belki de en önemli soru şu: Bu dünyada nasıl algılanmak istiyorsun? “Hiç umurumda değil” diyen biri at gözlüğüyle yaşamaya çalışıyor; hem de epey dengesiz bir şekilde. Tabii ki umursuyorsun! Bazı durumlarda geçimin bile tamamen bu soruya verdiğin cevaba bağlı. Başkalarıyla keyifli, neşeli, samimi, sevgi dolu, yardımsever, ilgili, önemseyen ve düşünceli bir şekilde ilişki kurmaktan hoşlanmak istersin. Bu duyguları vermek ve almak, birbirimizle bağ hissetmek bütün insan ilişkilerinin doğasında var.
Manevi bir bilinç de istiyorsan, manevi Kaynağınla daha çok uyum içinde olman gerekiyor. Kitap bu Kaynak'ı sevgi, iyilik, sevinç, güzellik, yargısızlık, yaratıcılık ve sonsuz bereketle dolu olarak tarif ediyor. Bütün bu özellikleri somut biçimde yansıttığını düşünüyor ama herkesin seni bambaşka gördüğünü hissediyorsan, büyük ihtimalle bir yanılsama içindesin ve dengesizlik içinde kalmaya devam edeceksin.
Dünyada nasıl algılanmak istediğinin en sade cevabı şu: “Doğru bir insan olarak görülmek istiyorum.” Dışarıya yansıttığın senin, içindeki seninle uyumlu olduğuna inandığın senin doğru olmasını istiyorsun. Bu tutmuyorsa, görmezden gelmeyi tercih etsen bile bunu biliyorsun.
Gündelik ilişkilerinde bu dengesizlik üzüntü, kafa karışıklığı ve çoğu zaman yanlış anlaşılmışlık olarak ortaya çıkıyor. İçinden şunlar geçiyor:
Sonuçta sürekli bir tıkanmışlık duygusu, hatta öfke hali doğuyor. Kaygılı ya da üzgün halin şöyle konuşuyor: “İyi niyetli biri olduğumu, iyi bir insan olduğumu biliyorum; ama sanki başka kimse bunun farkında değil.”
Nasıl algılandığınla nasıl olmak istediğin arasındaki dengeyi kurduğunda, hayatla uyum içinde olmanın o belirgin rahatlığını, hazzını yaşıyorsun. Bu, onay peşinde koştuğun ya da saygı ve sevgi için yaltaklandığın anlamına gelmiyor. Daha çok, olduğun türden kişi olmaya dair iç isteğine uygun şekilde dünyada var olduğun anlamına geliyor.
Bunu iki adımda başarıyorsun: önce ne zaman yanlış algılandığını fark ediyorsun; sonra sözlerinin ve eylemlerinin içindeki düşüncelerin hakikatiyle uyumlu olup olmadığını belirliyorsun. Bu kontrol, er geç ve neredeyse kendiliğinden, içinde ifade etmek istediğin şeyle dışarıya yansıttığın şeyi karşılaştırmana yarayan bir geri bildirim sağlıyor. Kendinle ilgili her düşüncenin bir enerji bileşeni olduğunu aklında tutarak bu göstergelerden bazılarına bakalım.
Aşağıda, kendini nasıl hissettiğini anlatan en belirgin özelliklerden bazıları var. Amacın, içindeki hakikat ile gündelik ilişkilerinde ve davranışlarında gösterdiğin sen arasında denge kurmak. Bu kontrol, süreç içinde köklü bir alçakgönüllülük yaşamaya isteklilikle birlikte özünde dürüst olmayı da gerektiriyor.
Bunun senin için doğru olmasını hem istiyor hem de buna inanıyorsan, bu ilkede dengeye giden yolun üçte ikisini almışsın demektir. Sevgi dolu biri olma isteğin ve sevgi dolu biri olduğun gerçeği, geriye tek bir unsur bırakıyor: Başkaları seni nasıl algılıyor? Yanlış anlaşıldığını ya da sevilmediğini hissediyorsan, terazinin kefelerini kusursuz biçimde dengelemeden önce, kendinde gördüğün ve olmak istediğin o sevgi dolu insanın başkaları tarafından da öyle görülüp görülmediğini bulman gerekiyor.
Sevgi dolu bir insan olarak algılanma amacını engelleyen ve dengesizlik yaratan bazı haller şunlar:
Kendini istediğin dengeye doğru getirmek için hayatındaki önemli insanlardan geribildirim al. Onlara, olduğuna inandığın sevgi dolu kişi olarak algılanıp algılanmadığını sor. Sonra kendi çizdiğin portreye uyup uymadığını görmek için düşüncelerini izlemeye başla. En sonunda da sevgiyle ilgili düşüncelerinin, sevgisiz davranışlarının yerine geçen itici güç olmasına izin ver. Gerçek bir ortak doğrultu hareketi bu.
Dünyayı, tam olarak olduğun kişiyi yansıtan kocaman bir ayna gibi görmeye başla. Gerçekten sevgi dolu bir insansan, dünya da sana sevgi dolu bir yer gibi görünecek ve senin algılanma biçimin de bu olacak. Dengeyi yeniden kurmuş olacaksın; kendini nasıl gördüğünle dünyanın sana geri yansıttığı şey arasında hiçbir tutarsızlık kalmayacak. Dünya sevgisiz ve yaşanmaz bir yer gibi görünmeye devam ediyorsa, Dyer dışarıya ne tür bir enerji yansıttığını incelemeye devam etmeni özellikle öneriyor.
Bana karşı iyi, garsona karşı kötü olup da dengede kalamazsın. Dışarıya, başka insanlara sürekli küstah bir kibir gösteriyorsan, kendini haklı hissetsen bile algılanma ve tanımlanma biçimin bu olacak. Dengeli, iyi bir insan olarak görülmediğini bilmen gerekiyor.
Çocuklarına ve büyükannene, hatta dünyadaki bütün çocuklara ve bütün büyükannelere, davranışınla iyiliğin örneğini gösterebilirsin. Ama torununu okula götürürken yavaş giden bir büyükanneye öfkeden kıpkırmızı bir suratla korna çalıyorsan, dengeden çooook uzaktasın. İdealindeki sen ile başkalarının seni algılama biçimi arasındaki fark çok büyük; bu da içinde bir kişilik bozukluğu gibi kendini gösterebilecek gerçek bir dengesizlik hissi yaratır. Kendin hakkında söylediklerini doğrulayacak şekilde yaşamadığını bilirsin, insanlar da buna çok daha sık dikkat çeker.
İyi bir insan olarak görülme isteğine uygun bir uyumu kurma kararından sorumlu tek kişi sensin. Bu istekle uyumsuz olduğun anları fark etmeye başlayabilirsin. Kötü bir düşünceyi tam ortasında durdurup bir anda uyumlu olmaya karar verebilirsin. Birine sövdüğün an kendini durdurup düşünceni iyiliğe yükseltebilirsin. Kendini iyi bir insan olma isteği taşıyan biri olarak görürsen, isteğinle düşüncelerini aynı yöne getirerek her günü bilinçli yaşarsın. Kitabın ifadesiyle karşılığında aynı iyilikten sana giderek daha fazlası gelir.
Bu başlıkta dikkat etmen gereken ölçüt duyguların. Bu duygular bölünmemiş bir dikkat istiyor. Kendine şu soruları sor:
Bunlar kendini nasıl gördüğünle başkalarına nasıl yansıttığın arasındaki dengeyi ya da dengesizliği gösteren ipuçları. Bu ilkede aynı yöne bakıp bakmadığını kontrol etmek, güvendiğin insanlardan geribildirim almanın yanında, duygularının ve onları taşıma becerinin farkına varmayı da gerektiriyor.
Sevinci temel alarak yaşıyorsan, mümkün olan her an çevrene sevinç yayıyorsan ve etrafındakiler seninleyken sevinç duyuyorsa, sevinçli birisin demektir. Bu ilkede dengeyi geri kazanmak için öneriler:
Sevincin dünyaya verdiğin alışılmış tepki olmasına izin verebilirsen, terazinin iki kefesinde, yani kendini görme biçiminle başkalarının senin hayata karşı minnet tavrını algılama biçiminde dengeyi yeniden kuracaksın. Başkalarının kendini tehdit altında, rahatsız hissetmesine ve senin yanında olmak istememesine yol açan bir enerji yayıyorsan dengede değilsin. Başkaları üzerindeki etkinden emin değilsen, sana dürüst davranmaya istekli insanların bir listesini çıkar ve onlardan aldığın bilgilerin senin kendine dair algınla ne kadar örtüştüğüne bak.
Gerçekten önyargısız biriysen, insanları yaşlı, eğitimsiz, son modayı takip eden, tutucu, liberal gibi gruplara ayırıp etiketlemen imkânsız olur. Stereotip bir yargıdır. İnsanların konuşma, yemek yeme, giyinme, sosyal ilişki kurma, dans etme ya da başka herhangi bir şeyi yapma tarzları hakkında hem önyargısız hem de eleştirel olamazsın. Bir yandan önyargısız olduğuna inanıyor, öbür yandan genelleme yapma ve eleştirme eğiliminde olduğunu kabul ediyorsan, dengede değilsin! Yeniden aynı yöne bakman gerekiyor; böylece şu anki düşüncelerin ve sonunda davranışların, içindeki kendilik portrenle uyuma kavuşur.
Başkalarında doğru ve hoş olanı aramaya bilinçli olarak karar ver. Etrafındakilere saygını ve sevgini belli etmeye dönük yeni bir alışkanlık kur. Stereotiplere aldırmamaya karar ver ve herhangi birini yargılayan sohbetlere katılmayı reddet. Nasıl olmak istediğinle kendini dünyaya gerçekte nasıl sunduğun arasındaki dengeyi yeniden kurmak için yargıları iyi niyetlere dönüştür.
Önyargısız biri olmak ve başkalarıyla bu düzeyde ilişki kurmak istiyorsan, Dyer bütün insanlardaki ve her şeydeki güzelliği takdir edeceğin bir saygı ve takdir haline geçmeni öneriyor. Alışkanlık haline gelmiş “hoşlanmadığın şeylere takılıp durma” tarzını bir kenara koy; yerine kendini zorlayarak, bilerek hoş bulduğun şeyleri görmeye çalış. Sonra bu yeni “koşulsuz kabul eden biri olma” alışkanlığını pekiştirmenin bir yolu olarak keşfettiğin güzelliği açıkça dile getir.
Yargıların yalnızca düşünce düzeyinde kalsa bile, onları hemen fark edip değiştirmeni özellikle öneriyor. Mesela aşırı kilolu birini görüp “Ne iğrenç biri” diye düşünüyorsan, iğrenmeyi çeken bir noktayla aynı yöndesin. O kişiye içinden bir iyi niyet göndererek bu enerjiyi yeniden dengele. Terazinin önyargısız kefesinde, o insanın ne kadar sevgi ve destek alabildiğini düşün. Dyer hem içinde bu farkı hissedeceğine hem de o kişiye karşı çok daha fazla şefkat duyacağına garanti veriyor. Küçümseme, acıma ya da başka olumsuz bir düşüncenin enerjisinin tersine, önyargısız olmanın enerjisi tamamen dengeli.
Bütün davranışlarının ve duygularının farkına var. Sonra bunların kendine dair vizyonuna uyup uymadığını ve o kendilik imgesinin başka insanların gördüğü imgeyle aynı olup olmadığını bulmaya çalış. Dengesizliği keşfettiğinde uyumsuzluğu hemen hissedeceksin; alışkanlıklarını isteklerine uyacak şekilde değiştirmeyi ve hayatına yeniden denge getirmeyi seçtiğinde bu fark gerçek bir değişime dönüşecek.
D. H. Lawrence şöyle demiş: “Sezgisel olarak istediğin şey, senin için mümkündür.” Dyer buna tamamen katılıyor. Yine de kendine tekrar tekrar şu soruyu sormanı istiyor: “Sezgisel isteğim, dünyaya verdiğimle uyuşuyor mu?” Uyuştuğunda denge yeniden kurulur ve ödülün, içindeki potansiyeli iyi kullanmanın verdiği memnuniyet olur.
Bu bölümün dengesi: bağımlılık hâline gelmiş davranışınla, aslında istediğin şeye duyduğun arzu arasındaki denge.
Kitapta anlatılan dokuz dengesizliği sıraya koymak gerekseydi, Dyer'e göre en akıl almazı bu olurdu: değerli yaşam enerjini hiç istemediğin bir şeyin peşinden koşarak harcıyorsun ve peşinden koştuğun o şeyden de bir türlü doyamıyorsun.
İşin iyi yanı şu: hepimize bağımlılıkların ne kadar zor kırıldığı anlatılıp durmuş olsa da, bu aslında düzeltmesi görece kolay bir dengesizlik. Dyer'e göre asıl yanlış, bağımlılıkla “mücadele etmek” ve onu “yenmek” fikrinde. O, işe bu iki sözcüğü dağarcığımızdan atarak başlamamız gerektiğini düşünüyor. Martin Luther King Jr.'ın sözünü hatırlatıyor: bir düşmanı dosta çevirmenin tek yolu nefret ya da kavga olamaz, bunu ancak sevgi yapar.
Bir şeyi yenmek için onunla kavgaya tutuştuğumuzda ne oluyor, bir düşün. Yoksulluğa savaş ilan edildiğinden beri dünyada yoksulluk hiç olmadığı kadar arttı. Uyuşturucuya karşı savaş, hapishanelerdeki mahkûm sayısını üç katına çıkardı; yasa dışı maddeler daha genç yaşlarda daha çok insana ulaşır oldu, üstelik bu maddeleri nereden bulacağını bilmeyen çocukların okuduğu ortaokullara kadar indi. Suça karşı savaş daha çok suçlu, daha çok korku, daha çok gizli takip, daha çok güvensizlik ve polisin daha çok kötü davranması ile sonuçlandı. Teröre karşı savaş, bizi “terörist” diye etiketlediğimiz insanlara karşı, ortadan kaldırmak istediğimiz terörü andıran biçimlerde davranan insanlar hâline getirdi. Irak'a resmen savaş açıldığında Amerika daha nefret dolu bir ülkeye döndü ve intihar bombacılarının sayısı çarpıcı biçimde arttı. Kansere, obeziteye ve açlığa karşı açılan savaşlar da bunların hiçbirini ortadan kaldıramadı.
Dyer bunun arkasındaki mantığı kendi çerçevesinden şöyle kuruyor: içinde yaşadığımız düzen, Çekim Yasası denen bir ilkeyle işleyen bir enerji sistemi. Yani gün boyu ne düşünürsek ona dönüşürüz. Nefret ettiğimiz şeyi düşünüyorsak, isteklerimize sunduğumuz enerji o nefret olur; bu sistemde neyi düşünürsek onu çekeriz, dolayısıyla nefret ettiğimiz şeyden daha fazlası gelir. İnsan düşüncesine göre davranır: nefret, şiddet, kavga ve savaş düşünceleri nefret, şiddet, kavga ve savaş eylemleri doğurur. Niyetimiz Tanrı'nın enerjisiyle olumlu yönde uyumlu olsa bile bu düşünüşün meyveleri ortaya çıkar. İstesek de istemesek de düşündüğümüzü elde ederiz.
Kavgaya ve savaşa dönüşen düşünce, karşı tarafta mutlaka bir karşı güç doğurur. Yani başkaları da bizim isteklerimize kavgayla, yenme hırsıyla karşılık verir. Bu güç/karşı güç döngüsü, kavgayı sürdürmeye programlanmış ve daha doğmamış kuşaklar üzerinden yüzyıllarca devam edebilir.
Kavganın bizi zayıflattığı ve hayatımıza daha çok dengesizlik getirdiği gerçeği, bağımlılık deneyimlerimiz için de aynen geçerli. Çabalarımızın içinden kavgayı ve yenme fikrini çıkarmaya karar verirsek, oldukça kısa sürede bağımlılığı olmayan biri hâline gelebiliriz. Kavganın yerine geçecek düşünce ve enerjinin ise kavgayla hiç ilgisi olmayan türden olması gerekiyor. Emerson bunu çok kısa söylemiş: “Bütün gereksiz ve aptalca hataların çaresi, körlüklerin dermanı, suçun dermanı sevgidir…” Dyer de kendi hayatının büyük bir kısmının, bağımlılıklar yüzünden tam da böyle gereksiz ve aptalca bir hataya gömülerek geçtiğini itiraf ediyor.
Ram Dass'ı tanımayanlar için: 1960'ların sonunda çok satanlar listesine giren Be Here Now (Şimdi Burada Ol) kitabıyla bütün bir kuşağın uyanan bilincine şekil veren isimlerden biri. Dyer'in arkadaşı.
Dyer'in en sevdiği Ram Dass hikâyelerinden biri, Hindistan'daki gurusu Neem Karoli Baba ile ilk karşılaşmalarından birini anlattığı hikâye. Ram Dass Hindistan'a giderken yanında bilinç durumunu çarpıcı biçimde değiştiren bazı ilaçlar götürmüş. Neem Karoli Baba ondan ilaçların hepsini kendisine vermesini istemiş. Ram Dass elindeki psikedelik maddenin uzun süre yeteceğini düşünüyormuş; ama gözlerinin önünde, bu aydınlanmış adamın ilaçların tamamını yutup hiçbir tepki vermediğini korku ve hayretle izlemiş. Sonra gurusu ona, elinde daha fazla olup olmadığını sormuş, belli ki ötekiler işe yaramamış. Ram Dass hikâyeyi en ferasetli sözlerinden biriyle bitiriyor: “Zaten Detroit'teysen, oraya gitmek için otobüse binmene gerek yok.”
Dyer hayatının büyük bir bölümünde bağımlılıkları olduğunu, bağımlılık içeren davranışlar sergilediğini açıkça söylüyor. Bu bağımlılıkların aslında en büyük öğretmenlerinden olduğunu, hepimiz için mümkün olan daha yüksek bir bilinç ve mutluluk düzeyinin var olduğunu ona onların gösterdiğini de ekliyor. Ama aynı anda şunu da çok iyi biliyor: o başka gerçekliği yaşamak için sağlıksız maddeler kullanmak, oraya varmanın sahte bir yolu.
Süreç şöyle işliyor. İstediğin şeyden giderek daha fazlasına sahip olman gerekir. Ondan ne kadar çok alırsan, ona o kadar çok ihtiyaç duyarsın. Daha çok tükettikçe etkisi azalır. Bu büyük dengesizliğin üstüne, o mutluluk dolu yere varmak için kullandığın şey sağlığına çok zarar verir. Bağımlılık dengesizliği büyütür. Senin isteğin büyük bir mutluluk, huzur, sevgi, sağlık, özgürlük gibi şeylerdir; bağımlılık davranışı ise sana bunların tam tersini verir. Kontrolsüz devam ederse bedenine ve zihnine ağır zararlar verir ve sonunda seni yok eder.
Dyer şunu da bilmeni istiyor: bugün esasen bir bağımlılığı yok, ve bu noktaya bağımlı yanıyla dövüşerek gelmedi. Tam tersine, hayatının çeşitli dönemlerinde şekere, gazoza, kafeine, nikotine, alkole ve bazı uyuşturucu maddelere olan bağımlılıklarını yenmeye ne kadar uğraştıysa, onlar hayatında o kadar yer kapladı. Güç/karşı güç: o silahını çekiyor, bağımlılıklar daha ağır silahlarla geliyor, savaş alanı da onun bedeni oluyordu. Gereksiz ve aptalca hatalar yaptıkça bağımlılığı artıyordu.
Emerson'ın sözü yine burada: “Bütün gereksiz ve aptalca hataların çaresi… sevgidir.” Bu söze uysaydık işler ne kadar farklı olurdu? Buradaki iki anahtar sözcük “gereksiz ve aptalca hata” ile “sevgi”. Dyer ikisine yakından bakıyor.
Bağımlılığa neden böyle deniyor? Çünkü bedeninin de zihninin de şiddetle küçümsediği bir şeyden daha fazlasını istemek, bağımlılığın ta kendisi. Ruhsal mirasın olan dengenin yerine orantısız bağımlılık dünyasını seçmek, doğuştan gelen hakkını ciddi biçimde çarpıtmak demek. Bunu yapıyorsan bu hayatı kötü yönetiyorsun. Dyer bunu sevgiyle dengelenebilecek gereksiz, aptalca bir hata olarak görüyor.
Sen tümüyle huzurdan oluşan, görünmeyen ruhsal bir enerji alanından geldin. İsteğin, düşüncelerin ve davranışlarınla bu ruhla dengede olmak: şimdi, bu hayatta, bu anda, bedeninin şu hâlinde. Bu uyumu istiyorsun ve bedenini terk etmeden, yani ölmen gerekmeden bu uyuma ulaşılabileceğini hissediyorsun. Bu açıdan bakınca, hayattayken “ölmeni”, yani dünyadayken yüce bir dengeyi tatmanı sağlayacak bir denge arıyorsun.
Ölümle birlikte maddi sureti olmayan ruha döneceksin. Fakat şu bedenli hâlindeyken de hakiki anlamda aydınlanmış bir dengede yaşamayı, yani Tanrı'yı idrak etmeyi seçme özgürlüğün var. Kaynağın, yani Yüce Yaradan, tamamen saf ve temiz bir yaratma eylemine imza atar. Damarlarını, karnını ya da herhangi bir organını zehirle, aşırı bir şeyle doldurmaz. Yaratmanın kaynağı huzurdur, dengedir, çaba istemeyen bir mükemmelliktir. İşte bu senin ruhsal mirasın. Sevginin de seni bu özünden uzaklaştıran aptallıkları ortadan kaldırma gücü var.
Neden sevgi bağımlılığın panzehiri? Cevap çok basit: çünkü sevgi senin özün, yaratılışının merkezi. Yaratılış noktan o, ve aynı zamanda çekim noktan da olabilir. Karl Menninger hastalarına, aslında acı çeken ve dinlemeye hazır herkese şöyle dermiş: “Sevgi iyileştirir; hem sevgi alanları hem sevgi verenleri.” Bağımlılık içeren alışkanlıklarını aşarken bu ruhsal sevgi ilacının hem alıcısı hem vericisi olma fırsatın var. Bunu hayata geçirince hayatında dengenin yeniden kurulduğunu hissedersin. Artık sahte bir özgürlüğün peşinde koşmazsın, istemediğin şeyi çekmezsin. Onun yerine kendi sahici doğana bağlı olmanın dengesini ararsın.
Varlığımızın Kaynağı'na yeniden bağlanmaya başladıkça bağımlılık davranışlarına eğilimimiz dikkate değer ölçüde azalır. Bağımlılıktan kurtulma üzerine çok kitap yazıldı. Uyuşturucunun, alkolün, yemeğin, kafeinin, seksin, kumarın ya da “istemediği şeyin peşinden koşma” tanımına uyan başka herhangi bir şeyin kıskacına düşenler için sayısız rehabilitasyon programı ve merkez var.
Dyer, hayat yıkan bu dengesiz döngüden insanları kurtarmak için tasarlanmış her programı desteklediğini söylüyor. Onun buradaki katkısı, bağımlılıktan uzak bir insan olmakta kendisine çok yararlı gelen anahtar noktaların kısa bir özeti. Aşağıda, dengesiz düşüncesini ve davranışını durdurmasına yardım etmiş beş düşünce var. Dürüstlükle ve doğrulukla uygulandığında, istemediğin bağımlılıklardan kurtulmanı sağlayacak yeni bir güç ve huzur duygusuna katkı verebilirler.
Bu bir numara, çünkü bunu gerçekten hayata geçirdiğinde, istediğin şeyi feda edip istemediğin şeyin peşinden koşman hiç gerekmez. Uyum içinde olmayı arzularsın, sağlıklı olmak istersin. Huzurdan geldin; o hâlde yeniden o temelle aynı doğrultuya dönmenin yolu, o temelle uyumlu düşünceleri seçmekten geçiyor.
Sağlam bir zemin olarak, ne zaman ve nerede fırsatın olursa içinden dua et. Duaları kendine göre kişiselleştir, değiştir. Dyer, Assisili Aziz Francis'in duasından şu cümleyi örnek veriyor: “Beni huzurunun bir aracı kıl.” Kendini her zaman ruhsal Kaynağından huzurun enerjisini toplarken gör. İstemediği bir şeyin peşinden asla koşmayacak bir varlık gibi düşün.
Kuşlar neden kelebeklerin peşinden koşmaz? Çünkü kelebekler zehirlidir. Bir ardıç kuşunun kelebek yeme isteğini yenmek için terapiye gittiğini duydun mu hiç? Komik, evet, ama meseleyi kavramak için işe yarayan bir resim.
Öyleyse sağlıklı bir insan gibi düşün. Sonunda, özünde olduğun ilahî can gibi düşüneceksin ve tam da doğan olan huzurla titreşimsel bir uyum içinde olacaksın.
Bağımlılığın yemekse, onu sev. Ağrı kesiciyse, onu sev. Sigaraysa, onu sev. Bunlar senin en büyük öğretmenlerinden bazıları. Doğrudan deneyim yoluyla sana artık neyi istemediğini öğrettiler. Bir sebepten seni derinlere götürdüler. Dyer bunu, senin de parçası olduğun akıllı bir düzen olarak görüyor: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir kudretin desteklediği bir dünyada tesadüf yoktur. Bu öğretmenlere minnet duy.
Bu bağımlılıklardan nefret eder, onlara lanet okur, onlarla dövüşmeye kalkarsan, dengeyi nefret ve kavga tarafına bozarsın. Sonra da istemediğin şeyin peşinden koşmaya devam edersin, çünkü zayıf düşmüşsündür.
Öyleyse teraziyi sevgi tarafına ağırlaştır. Sana bu kadar şey öğretmiş bu bağımlılıklara minnet duy, içinden onlara teşekkür et. Bunu yaptıkça, özünde olduğun sevgiye doğru yön değiştirirsin.
Bu, bağımlılıklarını sevmeyi seçmenin doğal bir sonucu. Bedenini kutsal bir mabet gibi gör ve sevginin bir biçimi olarak ona derin bir saygı göster. Bedenini oluşturan her hücrenin, her uzvun, her damla kanın, her organın farkında ol ve onlara minnet duy. Hemen şimdi başla: karaciğerine, kalbine, beynine içinden minnet dolu bir dua et. Sadece şunu söyle:
Küçümsediğin maddelere karşı içinde hâlâ bir çekim duyuyorsan, onları kullanmadan önce bu duayı içinden et. Sevgi zamanla, hayatını yeniden dengeleyecek o ek ağırlık hâline gelecek.
Dyer'in en sevdiği Amerikalı şairlerden Henry W. Longfellow şöyle der: “Kendine saygı duyan kişi başkalarına karşı güvendedir; kimsenin delemeyeceği bir zırh giyer.” Kendimize gerçekten saygı duyup kendimizi gerçekten sevdiğimizde, hayatımıza yerleşmiş o bağımlı “öteki”nden bizi koruyan, metal halkalardan ve zincir ilmiklerden örülmüş esnek bir zırhımız olur.
Yanlış bir şey yapmadın. Başaramadığın bir şey yok; sadece sonuçlar ürettin. Zamanında ne kadar kötü olduğunu didiklemenin bir faydası yok. Asıl mesele, ürettiğin bu sonuçlarla şimdi ne yapmayı düşündüğün. Utancı ve suçluluğu seçersen, seni her şeyden daha fazla güçsüzleştirecek duygusal tepkiyi seçmiş olursun. Bağımlılıklarınla ilgili bugünkü durumun ne olursa olsun, sorun yok. Yaşadığın travmaları yaşaman gerekiyordu. Kötü davrandığın insanları hayal kırıklığına uğratman gerekiyordu. Bu kadar dibe düşmen gerekiyordu. Şimdi yöneldiğin daha yüce yere gidebilmen için gereken enerjiyi üretmene yardım etsin diye, dengesini kaybetmiş bu enerjiye ihtiyacın vardı.
Tanrı'nın sevgisine yakışmadığını düşündüğün bütün zaaflarına rağmen, Tanrı'nın gözünde hâlâ kutsal bir varlıksın. Bu deneyimlerin hepsini yaşaman gerekiyordu. Artık hepsini geride bırakıp kendi ruhsal sağlık Kaynağınla yeniden birleşmeyi düşündüğüne göre, utanç sana sadece engel olur ve seni istemediğin şeyin hiç yetmediği o dengesiz dünyaya geri götürür.
Son olarak, içinde yalnızca sana ait olan ve sırrına sadece Tanrı'nın vâkıf olduğu bir yer oluştur. O yere “Ben biliyorum” sözünü yapıştır. Bu, bağımlılıktan kurtulmuş yeni benliğinle, saflığın ve huzurun belirlediği, Tanrı'yla aranda kurulan görünmez bağdır. Kaç kişi sana güvenmezse güvenmesin, geçmişte verdiğin sözleri tutamadığını kaç kez hatırlatırlarsa hatırlatsınlar, burası senin bilme yerin.
Bu sarsılmaz yerden ilahî rehberlik iste. Sevinç dolu saflık ve huzur enerjisinin doğrudan kalbine akmasını iste. Bir hata yaparsan hemen bu bilme yerine çekil. Kendini bağışla ve seni dengede tutan Tanrı sevgisinin seni bir kez daha kuşattığını gör. Dyer orada bulunmuş biri olarak söz veriyor: ihtiyacın olan bütün rehberlik, yol gösterme ve güç sana verilecek; istemediğin şeylerin yerine istediğin şeyleri alacaksın.
Bağımlılık düşüncelerinin dengesizliğini aşmak, Kaynağının yardımıyla, tam şu anda bu dengesizliği bitirecek her şeye sahip olduğunu fark etmenle başlıyor ve onunla bitiyor. Eski bir Hint sözü hatırlatıyor: “Tanrı her kuşa yem verir, ama yemi kuşun yuvasına atmaz.” Tanrı'yla yeniden aynı doğrultuya gel ve bağımlılıkların ağırlığı olmadan uç. Dyer söz veriyor: dengede ve bağımlılıklardan kurtulmuş olmak insanı çok daha zinde ve neşeli kılıyor.
Bu bölümün dengesi: bedeninle ilgili kendini harika hissetme isteğinle, beslenme ve egzersiz biçimin arasındaki denge.
İnançların, bedeninin o anki göreli sağlık durumunu yansıtır, tıpkı beslenme ve hareket tarzın gibi. Çok sağlıklı bir bedenin olsun istiyor ama ona zarar veren biçimlerde davranıyorsan, dengen açıkça bozulmuş demektir. Ama Dyer'e göre daha da çarpıcı olan, sağlığın hakkındaki düşüncelerin ve inançların.
Herkes gibi sen de kusursuz bir sağlık istersin. Bu ideal isteği, on basamaklı hayali bir merdivenin en üst basamağına koyalım. Sağlıkla ilgili düşüncelerinin zirvesinde, kendini harika hissettiren sağlıklı bir beden özlemi var. Şimdi bu merdiveni şu iki soruyla düşün:
Dyer, kilolu, dolayısıyla formsuz ve birkaç basamak merdiven çıkınca nefesi kesilen birinin, onuncu basamaktaki isteğine ikinci basamağın enerjisini verdiğini tahmin ediyor. Yani dengede değiller. Ülser, yüksek tansiyon, hazımsızlık, çarpıntı gibi yaşam tarzına bağlanabilecek rahatsızlıkları olan insanlar için de durum aynı.
Bedeninin en iyi sağlık düzeyinde olduğunu ve böyle harika bir “Tanrı'nın evinde” yaşadığın için minnettar olduğunu dürüstçe söyleyebileceğin bir denge kurmak, bu iki soru etrafında bazı yeni kararlar almak demek. Şunu duymak seni şaşırtabilir: Dyer burada beslenmende köklü bir değişiklik önermiyor, bir maratoncu ya da vücut geliştirici için hazırlanmış bir egzersiz programına katılmanı da savunmuyor (bunlar da elbette açık seçenekler). Önerdiği şey, onuncu basamaktaki isteğine verdiğin inançların enerjisini kökten yeniden o isteğin doğrultusuna getirmek.
Kiloluysan, formsuzsan ve yaşam tarzına bağlı rahatsızlıklarla gereksiz yere sıkıntı çekiyorsan, bu radikal düşünce inançsızlığını aşmak için büyük bir kararlılık isteyebilir. O yüzden işe bölümün başlığını şimdi bir daha okuyarak başla: “Sen yediğin şey değilsin; yediğine inandığın şeysin.” Beslenmenin ya da hareketsizliğinin sağlık durumundan tek başına sorumlu olmadığını düşünmek tuhaf geliyor, öyle mi? Belki de bu işin inandığın şeyle bir ilgisi vardır.
Bölümün başındaki ilk alıntı Zorba'nın yazarına ait. Zorba şimdiye kadar yaratılmış en tutkulu roman karakterlerinden biri, ve bir vücut geliştiricinin hayal bile etmeyeceği bir bedeni var. Kazancakis bizi tutkuyla inanarak hareket etmeye çağırıyor, çünkü istek bu inançtan doğacak. Onuncu basamaktaki sağlıklı bir bedenle yaşamanın keyfini sürme isteğin, onu yeterince istediğinde kendini gösterecek. İstediğin şeye taban tabana zıt davranışların ve inançların bir kefesini ağır bastırdığı terazideki dengesizliği tam da böyle düzeltebilirsin.
Dyer'in uzun yıllardır dostu ve meslektaşı olan Deepak Chopra bir keresinde şöyle demiş: “Beynin, bedenindeki 52 milyon hücrenin hepsine mutluluğunun haberini ileten bir kimyasal üretir; o hücreler de buna sevinir ve mutluluğuna katılır.” O zaman kendini, üstü sıcak çikolata sosuyla kaplı bir dondurmayı ya da bir dilim doğum günü pastasını yemek üzereyken düşün. Mutlu musun, yoksa ilk lokmadan önce içini suçluluk ve endişe mi kaplıyor? Kafana hangi inançları yerleştirdin de beynin iyi haber üretip bedenine yayamıyor, hatta lokmalar mutlu ve sağlıklı hücreler yerine mutsuz yağ hücrelerine dönüşmek üzere?
Kabullenmesi zor olabilir, ama yediklerin ve hayatını nasıl sürdürdüğün hakkındaki inançlarını incelemek ve değiştirmek, fiilen ne yediğini ve nasıl hareket ettiğini incelemekten çok daha önemli. Zihin-beden bağlantısı tıbbi ve bilimsel araştırmalarla açıkça ortaya konmuş durumda. İnançların düşüncedir, düşüncelerin de enerjidir. Yapmak üzere olduğun şeyin bedenine zarar vereceğine kendini inandırırsan, tam da Kazancakis'in dediğini yaparsın: henüz var olmayan bir şeye tutkuyla inanırsın. Bedeninin bu davranışa vereceği sağlıksız tepki şu an yalnızca bir düşünce, somut bir gerçeklik olmuş değil. Ama o düşünceye dayanarak, onu somut bir gerçekliğe dönüştürme sürecini kolaylaştırırsın.
Şimdi tersini düşün: henüz var olmayan bir şeye tutkuyla inanıyorsun, ve bu fiziksel bir hâl olarak maddeleştiğinde onu tarif eden tamamen sağlıklı bir bedenin içindesin. Buna, bedeninin aldığı her besini sağlıklı, mutlu hücrelere dönüştürebilecek kapasitede olduğu inancını da ekle. Bu radikal bir düşünce olabilir, çünkü pek çok insan bunun tam tersine inanıyor. Yine de, gerçeklik henüz ortada olmasa bile buna tutkuyla inanmaya karar ver.
Bu yeni ve radikal fikrin üzerinde durdukça ne olmaya başlayacağını tahmin et: yeme davranışların gerçekten değişmeye başlar. Neden mi? Çünkü küçük porsiyonlarla sağlıklı yiyecekler yemek kendini iyi hissetmeni sağlar, onuncu basamaktaki isteğin de baştan sona kendini iyi hissetmekle ilgili.
Ama bu, seni iyi hissettiren bir düşünceyle başlamak zorunda. O düşünce şu:
Önünde incelenecek bambaşka bir düşünce döngüsü var. Henüz var olmayan bir şeyi tutkuyla düşünmek, fiziksel olarak formda olmak için de aynen geçerli.
Peki formda ve sağlıklı olmak için ne gerektiğine dair inançların neler? Fiziksel olarak sağlıklı olmak için her gün çok ağır bir antrenmandan geçmek ve acı çekmek mi gerekiyor? Daha dengeli bir hayat istiyorsan aşman gereken yaygın inançlar bunlar. İsteğin, iyi görünen ve seni çok iyi hissettiren bir bedenin olması; işte onuncu basamaktaki istek bu.
Bu isteğe ulaşmak için hangi düşüncelere yer vereceksin? Genelde düşüncelerin şuna benzer:
Bu ve buna benzer pek çok inanç seni merdivenin alt basamaklarında tutar. Üstelik obezite krizine ve bu tür toplu düşünüşten beslenen yaşam tarzı hastalıklarına da büyük ölçüde katkı verir.
Düşüncelerini ve kendin için neyin mümkün olduğuna dair inançlarını değiştirdiğinde, fizyolojin dahil her şeyi değiştirirsin. Harika göründüğün ve öyle hissettiğin bir iç resmini oluşturarak kusursuz sağlığa sahip biri olduğuna güçlü biçimde inanman gerekiyor. Bu resmi gittiğin her yere taşımak ve gerçekliğine tutkuyla inanmak, düşünceyi baştan değiştiren bir şey.
O zaman iç diyaloğun daha çok şöyle olur:
(“Kanepe patatesi”, televizyon karşısında oturup fazla yiyerek kilo alan kişi için kullanılan bir deyim.) Bedenini görme biçimindeki bu yeni değişim alışkanlığına başladıkça, baktığın beden de değişecek.
Etrafın, bedeninle ilgili nasıl hissetmen gerektiğini belirleyen ve bunu reklamla pompalayan, senin kendinden memnuniyetsizliğinden para kazanan ticari çabalarla çepeçevre sarılı bir kültür. Satış cümlesi şu: bir süpermodel gibi görünmüyorsan bundan pişmanlık duymalısın. Yeme bozuklukları, obezite ve zayıf düşmüş bedenlerin başlangıcı tam da burası. Bu toplu beyin yıkamaya ortak olduğunda, kendini harika hissettiren sağlıklı bir beden isteğinle, seni hastalığa, tükenmişliğe ve formsuzluğa götüren zararlı gündelik davranışların arasında büyük bir dengesizliğe kendini hazırlamış olursun.
Unutma: ne düşünürsen o olursun. Seni kusurlu bir sağlığa götürecek biçimde neden düşünesin? Bedeninin bugünkü bakımsız hâline bakıp işleri daha da kötüleştireceği kesin inançlar edinmenin ne anlamı var?
İşte sana radikal biçimde yeni bir fikir: henüz var olmayana tutkuyla inan ve Kazancakis'in “var olmayan şey, yeterince istemediğimiz şeydir” sözünü hatırla. Hiç kimsenin ve hiçbir toplumsal baskının bozamayacağı, bedenin denen kutsal mabede duyduğun saygının ve kendine sevginin dışına itemeyeceği, oldukça dengeli bir inanç sistemi edinebilirsin. O zaman henüz var olmayan bir şeye tutkuyla inanmanın nasıl bir şey olduğunu yaşarsın. Bu yeni inanç sistemi, bedeninle sağlıklı, dostça ve sevgi dolu bir ilişkiyi keyifle yaşamana ve kendini sabote eden davranışları değiştirmene imkân veren denge noktası olacak.
İnançların neyse davranışların da o olur. Kendini, hiçbir utanç ya da kendini reddetme duygusu taşımadan, saf koşulsuz sevgi Kaynağından gelmiş kutsal bir varlık olarak görebildiğinde, bedeninin bu yolculuğun keyfini çıkarmaktan başka şansı kalmaz. Ne yemeye karar verirsen ver, aklından geçen “Niyetim, bu yiyeceğin bedenimi canlı ve güçlü hissettirecek enerjiye dönüşmesi” olursa, bedenin de bu şekilde karşılık vermeye başlar. Kaygıyı, suçluluğu, üzüntüyü, hatta korkuyu besleyen eski inançları kaldırdıktan sonra beynin, seni sağlıklı bir beden kurmaya ve kendini iyi hissetmeye, yani dengeye geri götüren kimyasalları üretmeye başlar.
Evet, Dyer açıkça şunu söylüyor: düşünüşünü sağlıklı olma ve sağlıklı hissetme isteğinle aynı doğrultuya gelecek şekilde yeniden programlayarak, seni sağlıksızlığa ve dengesizliğe götüren davranışları değiştirebilirsin ve değiştireceksin. Ona göre bu bir yasanın işleyişi. Modern psikolojinin babası sayılan William James bunu şöyle dile getiriyor:
Düşüncenin müthiş gücü bu. Ama Dyer bunun da ötesine geçen bir şey söylüyor; bedenin yeniden programlanmış düşünceye otomatik tepki vermesinin ötesinde bir şey. Sağlıklı olma ve kendini harika hissetme isteğinle uyuşmayan, bedeninle ilgili kalıplaşmış beklentileri dengelemeye başladıkça başka bir otomatik tepkiyi fark edeceksin: davranışların, dile getirdiğin isteklerle kendiliğinden denge aramaya başlayacak.
Bu yavaş yavaş olabilir. Ama bir gün bakarsın, görünüşüne aşırı takılmayan, korku içinde yaşamayan biri olmuşsun. Kendini kabul etmenin bu güzel farkındalığı, bedenine saygıyla davranma yönündeki güçlü bir istekle birleşir. Bilinçli bir değiştirme kararı vermeden yeme alışkanlıkların değişir. Kalori saymayı bırakırsın. Bir zamanlar olduğun bebeği yaratan Kaynakla bağına, DNA'na işlenmiş, özünde zaten var olan ruhsal bilgeliğe güvenebileceğini bilerek, yediklerinin tadını çıkarırsın.
İstediğin sağlığı çekmek için düşüncelerine güvenerek hayatını dengelemenin ve hayattan keyif almanın daha iyi bir yolunu bulmuş oldun. Gevşeyebilir, bu yolculuğun tadını çıkarabilirsin. Düşüncelerinin enerjisiyle terazide Ruh'un ağır basmasını sağlayarak dengeyi isteklerinden yana çevirdin. Bedenle özdeşleşen egona daha küçük bir rol verdin. Ruhun fazla yağı, hazımsızlığı, açlık krampları, aşırı yeme alışkanlıkları yok; ve şimdi duruşunu belirlemeyi seçtiğin nokta da burası.
Kaynağın olan Ruhunla uyumlu düşünceleri seçiyorsun; bunu yaptığında sağlıksızlığı oyun dışı bırakırsın. Ne yaparsan yap, onun sağlıklı bir karşılığa dönüşeceğine inandıkça ve düşüncelerinle daha barışık oldukça, beden sağlığına ve harekete yaklaşımında da aynı otomatik, yeni tepkiyi edinirsin. Yeni ve dengelenmiş iç resimleme yöntemin, William James'in iddiasını doğrular.
Kilolu ve formsuz eski bir resmini beslemiş olsan bile bunu söyle. Henüz var olmayan bir şeye tutkuyla inanma sürecine başlıyorsun. Bunu teyit edip iç gerçekliğin hâline getirdikçe, dile getirdiğin isteğinle yankılanan yeni bir otomatik tepkiyi harekete geçireceksin. Sonra bir yürüyüşe çıkacaksın. Sonra belki de hayatında şimdiye kadar dengenin önemli bir parçası olmamış bir şeye katılacaksın: belki koşu, belki bir yoga dersi, belki bir spor salonu üyeliği. Kendi inançlarına göre davranacağın için bu tamamen kendiliğinden olacak.
Seni harika hissettiren sağlıklı bir beden isteğinle, ısrarla süren alışkanlıkların arasındaki dengesizlik sadece o alışkanlıkları değiştirmekle gitmez. Henüz var olmayana tutkuyla inanma sanatını öğrenmek için sıkı bir azmin olmalı, ve ne kendinin ne de başkasının bu resmi bozmasına izin vermemelisin. Seni sen yapan şey tabaktaki yemek ya da spor saatleri olmuyor sonunda. Şu an düşüncelerinde doğmakta olan, kendin hakkında inandığın şey oluyor.
Bu bölümün dengesi: yokluk alışkanlıklarınla bolluk isteğin arasındaki denge.
Işığı arıyorsan, belli ki uzak durman gereken tek şey karanlık. Zamanını karanlık köşeleri inceleyerek, karanlığın içinde körü körüne yüzerek geçirmek ışığı bulmanın ve ışıkta yaşamanın yolu olamaz; bunu kesin olarak bilmelisin. Şimdi bu örnekte “ışık” ve “karanlık” yerine “bolluk” ve “yokluk” koy; aynı mantık yine işler. Yokluk bilincini inceleyerek, onun içinde körü körüne yüzerek bolluğu bulamazsın. Oysa hayatında refah olması isteğiyle refahın olmaması arasındaki dengesizliğin çoğu zaman sebebi tam olarak bu.
Bölümün başındaki Ernest Holmes'un sözünü bir daha düşün: “Biz hayatı dışa vurdukça, Tanrı'nın bolluk yasasını hayata geçirmiş oluruz…” Bunu Tanrı'dan gelen, bağlayıcılığı olan bir hüküm, bir yasa olarak düşün. Aziz Pavlus da şöyle der: “Tanrı size bolluk içinde her nimeti sağlamaya kadirdir.” Dyer buradan şu sonucu çıkarıyor: refah her zaman elde edilebilir, çünkü yaratıldığımız Kaynağı tarif eden şey bolluk. Sınırsız bir bolluktan geldiğimize göre, geldiğimiz şeyden olmalıyız.
Yokluğun sebebi doğduğun yer, anne babanın birikimi ya da ekonomik durum olamaz; Dyer meseleyi orada görmüyor. “Yokluk” denen sorunun sebebi basit bir gerçek: sonsuz bollukla olan asıl bağından, o bağa olan inancından uzaklaşmışsın ve yokluğun içinde, yani ilk paragraftaki karanlığın içinde yaşamaya ve yokluğu incelemeye başlamışsın. Dyer, refahın ışığını incelemeye yönelmeyi ve istediğin şeyle yaşama biçimin arasındaki bu dengesizliği düzeltecek bir değişim yapmayı savunuyor.
Hayatı ifade etmek ve Tanrı'nın bolluk nimetinden yararlanmak için, isteklerini dengeden çıkaran düşünce ve davranışlara ne zaman sahip olduğunu bilmen gerekiyor. Denge noktanın sesi, Dyer'in bu kitapta defalarca tekrar ettiği o cümle: gün boyu ne düşünüyorsan o olursun.
İşte dengesizlik hâllerinin bir listesi:
Bu düşünme ve var olma biçimleri, hayatında tam olarak neyi canlı tutuyorsan onu çeken bir enerji örüntüsünü harekete geçirir. Yokluğu düşünürsen yokluk üretirsin. Başkalarıyla eksiklik hakkında konuşursan daha fazla eksiklik çekersin. Eksiklerini incelersen daha fazla eksik çıkar ortaya.
Dyer bunun basit bir yaklaşım gibi görünebileceğinin farkında: “Düşünce biçimini değiştir, para pencereden uçarak girsin!” Ama bu fikri hemen bir kenara atmadan önce şunu düşün: dengesiz bir varoluş, Tanrı'nın sana bütün nimetleri bolca sunmaya kadir olduğu bir dünyada, kendi kurduğun engelleri ve dirençleri fark etmeni gerektiriyor.
Refahı çekme isteğin son derece ruhsal bir dileği temsil eder. Özünde olduğun bolluk ilkesiyle tam bir uyum içindedir. Dengesizliklerin ise, refah getireceğine inanarak yanlışlıkla seçtiğin düşünceler biçimindeki enerjilerdir.
Aşağıda, refahın ortaya çıkmasını neredeyse imkânsız kılan en yaygın düşüncelerden yedisi var. Dyer bunlara “muhteşem olmayan yedili” diyor, çünkü her biri, Ayn Rand'ın bölüm başındaki sözünde anlattığı gibi, yoklukta saplanıp kalmanı neredeyse garanti ediyor. Refah dolu bir hayat kurmada belirleyici olan şey düşünme derecen.
İşte dengesizliğini sürdüren yedi düşünce sistemi.
İhtiyacın olan ya da istediğin şeye sahip olmadığın için Tanrı'yı suçlayarak, hayattaki payını kabullenmek için kendine vazgeçilmez bir bahane bulursun. Oysa Aziz Pavlus'un hatırlattığı gibi Tanrı, sana bolluğun nimetlerini sunmaya fazlasıyla istekli. Tanrı saf bolluktur; refah terazisinde dengede olmayan sensin. Eksiklerinin sorumluluğunu ilahî iradeye yükledikçe, enerji olarak muazzam bir direnç oluşturursun. Kendine inandığından fazlasının gönderilmesini istiyor olursun.
Bu engeli kaldırmanın çaresi (yedi direncin hepsi için geçerli) o inancı değiştirmek. Carlos Castaneda, Journey to Ixtlan (İxtlan'a Yolculuk) kitabında şöyle yazıyor: “Ruhumun gerçekten bir sapma gösterdiğini hissetseydim onu onarırdım, arındırırdım, mükemmelleştirirdim; çünkü bütün hayatımızda zaman ve emek harcamaya bundan daha değer başka bir görev yoktu.”
Ruhunu nasıl onaracak, arındıracak, mükemmelleştireceksin? Önce temelsiz bir düşüncenin ortasında kendini yakalayacaksın, sonra o düşünceyi şuna benzer bir şeyle değiştireceksin:
Gerekirse bu sözleri bir kâğıda yaz ve kusursuz dengeli bir hatırlatıcıya dönüşene kadar dönüp dönüp bak. Yoksunluğun Tanrı'nın hatası olamaz. Seçeneğin var: ya bollukla bağını yeniden kurmayı seçersin, ya da Tanrı'nın senin için planının bu olduğuna inanarak dengesizliğini sürdürürsün.
Bu düşünce, refah/yokluk terazisinde dengenin yeniden kurulmasının önünde dev bir direnç. “Ancak yetecek kadar var”, “Herkes zengin olamaz; dünyada dengenin sürmesi için yoksullar da gerekli, ben de galiba o yoksullardan biriyim” gibi düşünceler aynı türden sınırlı düşünceler; refah dolu bir hayatı çekemezler. Hatta bu amacı kesinlikle ulaşılmaz hâle getirirler.
Bu direnci kaldırmanın çaresi yine aynı: onu arındırmak ve içinde yaşadığın dünyanın gerçekleriyle çok daha uyumlu, yeni enerjiler taşıyan düşüncelerle değiştirmek. Parayı bir okyanus gibi düşünmeyi dene: sonsuz miktarda var, senin ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan çok daha fazla. Kendin için ne kadar alırsan al, bu dünyada dolaşan para eksilmez. Neden? Çünkü para da okyanustaki su gibi sonunda kendi kaynağına geri döner. Sadece enerji olarak dolaşıp durur. Okyanustan bir milyon galon su alsan bile okyanus yine aynı kalır.
İşleyiş şu: bolluktan bolluk alınır ve geriye yine bolluk kalır. Aklından bu eksiklik fikrini temizle ve parayı sınırsız bir enerji olarak görmeye başla. O da hava, su, azot ve karbon gibi hayat için gerekli.
Sana basit ve pratik bir kural: hayatında refah olmasına layık biri olduğuna inanmıyorsan, kesinlikle inandığın şeyi, yani yokluğu ve eksikliği çekersin. Hayatına para çekmenin ruhsal bilinçle bağdaşmadığına inanıyorsan, bu akışı durduracak direnç engellerini sen kurarsın.
Bolluk dolu bir hayat yaşamak istiyor ama tam tersini çekiyorsan, enerji bakımından açıkça dengede değilsin. İsteğin son derece ruhsal; ama bu isteğe sunduğun şey değersizlik duygun. Kitabın diliyle, sana geri dönen de tam olarak değersizlik hakkında inandığın şey olur. Bu fikri değiştirmek ve bu terazide yeniden dengeye gelmek için isteğinle düşüncenin enerjisini yeniden aynı doğrultuya getirmen gerekiyor.
Dyer, kendine sürekli Tanrı'nın ilahî bir parçası olduğunu hatırlatmanı istiyor. Kendini Tanrı'nın bolluğuna değmeyen biri gibi hissetmek, ona göre kendi ruhsal özünü inkâr etmek ve Yaratıcını küçümsemekle aynı şey. Buraya Tanrı gibi olmak için geldiğini unutma diyor; Kaynağınla bir olmaktan çok ondan ayrı olduğuna inandığında bu fikirden uzaklaşırsın.
Bu dengesiz tutumu, doğanın bir parçası olana kadar içinde bir teyit cümlesi geliştirerek değiştirmeye başla. İçinden şuna benzer bir şey tekrarla:
Aklında, bolluğu çekecek yetenek ya da becerin olmadığı inancı varsa, terazin bir ömür sürecek yokluktan yana ağır basar. Bu çok büyük bir direnç belirtisi; refah konusunda yoksunlukla karşılaşmanın bahanesi gibi ortaya çıkar. Ayn Rand'ın sözünü yeniden oku. O, “Bir insanın ne kadar yükseleceğini becerisi belirler” demiyordu; belirleyici faktörün “düşünme derecesi” olduğunu söylüyordu.
İç vizyonun, doğuştan gelen becerinin hep daha iyiye gitmesini sağlar. İhtiyacın olan ustalığa ve yeteneğe zaten sahip olduğuna güveniyorsan sorun yok. İlk ve en önemli adım, beceriksiz olduğuna dair benimsediğin bahanelerden kurtulmak. İkinci çok önemli nokta, henüz gerçekleşmemiş olsa da zaten refah dolu bir hayat sürdüğüne dair bir iç resmini oluşturmak. Buna sondan başlayarak düşünmek deniyor. Bu, seni iç resminle dengede olan bir eylem programına başlamaya iter.
Şimdi başka bir can alıcı nokta: istediğin bolluk hâline gelmelisin. Evet, onu kendi dışında aramak yerine ona dönüşmelisin. Şu üç adım, yeteneğin olmadığı için olduğun yerde kaldığın fikrini kaldırmana yardım eder:
Şimdiye kadar, olmaya karar verdiğin kadar yetenekliydin. Bu resmi değiştir… ve işte mucizelerin mucizesi, yeteneklerini de değiştirmiş olursun.
Dyer küçük bir çocukken, hatta üniversitede öğrenciyken bile, yazar ya da konuşmacı olacak yeteneği olmadığını sık sık duyduğunu anlatıyor. Yeteneklerinin konuştuğu kendi iç resimlerine uymaya karar verene kadar da bu gerçekleşmemiş. Neden? Çünkü hayatını kendisine doğru gelen şeyin denge noktasından sürdürdükçe ve eline geçenleri hayata geçirdikçe, varoluşun düzeniyle o kadar uyumlu hâle gelmiş. Bu uyum içinde, kendisi için mümkün olan bütün fırsatları ve rehberliği çekmiş, fark etmiş. Yetenekleri hakkında daha iyisini bildiğini iddia edenleri dinleseydi, inandığı şeyi, yani yeteneksizliği çekmiş olacaktı.
Kitabın çerçevesinde, içinde yaşadığın ve senin içinde yaşayan bu düzen yalnızca enerji temelinde işler. Albert Einstein, “Bir şey hareket edene kadar hiçbir şey olmaz” demiş. Her şey titreşir, hareketsiz görünenler bile. Dyer'e göre bu düzen, benzer enerjinin benzer enerjiyle eşleştiği Çekim Yasası'na göre çalışır. Düşüncelerin de enerji titreşimleridir. Alçak düşünceler, yani Kaynak enerjiyle dengede olmayan düşünceler, alçak enerjili karşılıklar çeker. Yüksek, ruhsal temelli düşünceler ise Kaynağınla uyum içinde, istediğin şeyi sana getiren benzer titreşimleri harekete geçirir. Yani Dyer'in gözünde şansa yer yok.
Bir kaza geçirirsen bu, şanssız olduğun ya da bir kabahatin olduğu anlamına gelmez. O an çarpıştığın şeyle titreşimsel bir eşleşme içindesin, o kadar. Dünyana bu gözle baktıkça, neyle eşleştiğin konusunda daha fazla seçim yapmaya başlarsın. Düşüncelerinin alçak titreşimini daha yüksek titreşimlerle değiştirerek, daha yüksek isteklerine uymaya çalışan enerjiyi harekete geçirirsin. Ego eğitimli aklına anlamsız gelse de, olaylara şans-şanssızlık yerinden bakmak yerine titreşim yerinden bakmaya başlamanı özellikle öneriyor.
Yani şu inanç sistemini benimsemeni öneriyor: hayatına tam olarak uyum içinde olmayı seçtiğin şeyi çekmişsin. Şanssız biri gibiysen beklentilerini değiştir. Çekmekte olduğun şey yerine gerçekten istediğin şeyle dengede kalmak için elinden gelen çabayı göster. Şans bir etken olarak ortadan kalkacak.
Bolluk terazisinde bugün dengede olmayışını haklı çıkarmak için kişisel geçmişini kullandığında aslında şunu söylüyorsun: “Hayatıma yokluk çektiğim uzun bir geçmişim var ve tam olarak aynı şeyi yapmaya devam etmeye kararlıyım.” Süregelen eksikliğinden geçmişi sorumlu tutmak çok önemli bir direnç kaynağı. Muhtemelen sana, geçmişteki hatalara dikkat etmezsen onları tekrarlayacağın öğretildi. Dyer'in öğüdü ise şu:
Hayatında ortaya çıkmış herhangi bir eksiklikle ilgili kişisel geçmişini bir kenara bırakmanın senin için daha iyi olacağını düşünüyor. Aynı şeyden daha fazlasını beklemiyorsan, neyin gerçekleşmediğini düşünmeyi reddet. Kötü geçmişin hakkında konuşmaktan kaçın. Kendini çocukluğu ya da gençliği yokluk ve yetersizlik içinde geçmiş biri olarak görme. Tersine, bütün geçmişini, seni bugünkü sonsuz bolluk potansiyelinin gerçekleşmesine getirmek için gereken bir dizi adım olarak gör.
Ortaya çıkan bütün başarısızlıklara minnet duy. Sonra yönünü direnç göstermekten isteklerini hayata geçirmeye çevir ve düşünüşünü o isteklerle eşleşecek şekilde yeniden dengele. Teyit cümlesi:
Dyer'e göre dengeyi yeniden kurmanın anahtarı bu.
Refah bilincinin yabancı bir dil gibi olduğuna inandıysan, bir kez daha izin vermek yerine direnmeyi seçmişsin demektir. Bu bölümde anlatılan şekilde düşünebilecek kapasiten olduğuna inanmayabilirsin, ama Dyer bu konuda içini rahatlatıyor: buna hiç şüphe yok. Sen de, Rockefeller'lar, Hartford'lar, Kennedy'ler de hepiniz aynı sınırsız bolluk Kaynağından geldiniz. Kitap burada “O sensin, sen de O'sun” diyor. Bu şekillerde düşünemeyeceğine dair inancın, ancak kendine Kaynağından ayrı olduğuna inanma izni verdiğin için var. Bolluğu düşünebilirsin, bütün hayatın boyunca onu hiç yaşamamış olsan bile.
Tam şu anda, bilincinde yalnızca refahla ilgili düşüncelerin yaşamasına izin vermeye başlayabilirsin. “Böyle nasıl düşünülür bilmiyorum bile” yerine şu düşünceyi yerleştir:
Yeni alışkanlıklar böyle oluşur. Bunu her seferinde bir düşünceyle kendi gerçekliğin hâline getir.
Ernest Holmes'un sözünü başka kelimelerle anlatırsak, bunların hepsi Tanrı'nın bolluk yasasını yerine getirecek biçimde hayatını dışa vurmak demek. Varoluşun, son derece canlı ve bereketli bir Huzur Kaynağından gelmiş bir armağan. Dengede olmak, düşüncelerinle bu farkındalığı yayarak hayatı ifade ediyor olman demek. Böylece beklentilerin de güzelce dengelenmiş bir hayatı destekler.
Büyük mutasavvıf şair Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin şu mesajı, her güne Kaynağından gelen mesajlara açık, yüksek bir beklentiyle başlamaya çağırıyor:
Dyer her sabah uyandığında bunu hatırladığını söylüyor (aslında çoğu insan için bu saat gecenin yarısı). O seher yeli, her günün başında ona sırlarını fısıldıyor: Tanrı'nın bütün nimetlerine erişmeye hakkın var. Dengede olmak bu sırlardan biri. Dene, ve ne yaparsan yap, tekrar uykuya dalma!
Her gün türlü türlü kaynaktan aynı şeyi duyuyorsun: dünya altüst olmuş, kötülük her yere sinmiş, terör artık neredeyse bir yaşam biçimi. İnsanlar her geçen gün daha şiddetli yollarla birbirini öldürmeye ahdetmiş gibi. Küçücük çocuklar, Tanrı adına intihar bombacısı olsunlar diye örgütlere devşiriliyor. Radyo, televizyon, internet… hepsi aynı örneklerle dolu: insanın insana yaptığı insanlık dışı şeyler, cinnet geçirip evini dağıtan aile fertleri, okulunda ölüme sebep olan on yaşlarındaki çocuklar, tren istasyonlarından ibadethanelere kadar her yerde dünyanın vicdanını sarsan terör hücreleri.
Dyer bu listeyi daha da uzatabileceğini, medyanın bizi nasıl bombardımana tuttuğunu sayfalarca anlatabileceğini söylüyor, ama burada kesiyor; çünkü uzatırsa bölümün asıl derdini bozmuş olacak. Asıl söylemek istediği şu: Huzuru yaşama isteğimiz, sözü edilmeye değer bulunan bir sürü huzursuz enerjiyle yüz yüze geliyor ve biz tamamen dengesiz bir dünyada yaşıyormuşuz gibi görünüyor. Ama burada gerçekten bir seçeneğimiz var. Hem de etrafta ne olup biterse bitsin. Durmadan maruz kaldığımız o huzursuz enerjiye rağmen, bu dünyada huzur içinde yaşama isteğimizle kendimizi enerji bakımından yeniden aynı hizaya getirebiliriz.
Başkaları bu şiddet dolu gezegene dair nefreti, korkuyu, öfkeyi ne kadar öne sürerse sürsün, sen kendi içinde sakin bir varoluşu seçerek başlayabilirsin. Çünkü insanlık tarihi boyunca muazzam bir ortak çaba harcanmış; çoğunlukla otorite koltuğunda oturanların harcadığı bir çaba. Bu çaba bireylere kimden korkacaklarını, daha da kötüsü kimden nefret edeceklerini öğretmiş.
Dyer bunu Amerika tarihinden bir zaman çizelgesiyle gösteriyor. 1750'lerde Amerika'da yaşasaydın, vatansever görevinin hem Fransızlardan hem Amerikan Yerlilerinden nefret etmek olduğu söylenecekti. Yirmi beş yıl sonra artık Fransızlardan nefret etmene gerek yoktu; onların yerine İngilizlerden nefret etmek zorundaydın. Hızla seksen yedi yıl ileri git ve Güney'de yaşadığını düşün: bu kez Kuzeylilerden nefret etmen beklenecekti, aynı şekilde aralarında kan bağı olsa bile Kuzeylilerin de Güneylilerden. (Bu arada İngilizlerden nefret etmeye artık gerek kalmamıştı.)
Otuz dört yıl daha ileri gidince İspanyollardan nefret etmek gerekecek, buna karşılık kendi ülkende farklı bir enlemde yaşayanları yeniden sevmek kabul görecekti. Yirmi yıl sonra İspanyolları sevmek iyi bir şey olacak, ama bu sefer Almanlardan nefret etmek bir zorunluluğa dönüşecek, yirmi otuz yıl sonra da listeye Japonlar eklenecekti. Sonra Almanlardan ve Japonlardan nefret etmeyi bırakmak normal sayılacak, birkaç yıl sonra ister Kuzey Kore'de ister Kuzey Vietnam'da yaşasınlar, Komünistlerden nefret etmen istenecekti.
Yani nefret envanterine eklenecek ya da oradan silinecek birileri hep olmuş. Uzun süre Ruslardan nefret etmen gerekti, sonra İranlılardan. Iraklıları sevebildin, ama kısa bir süre. Sonra listedekiler yer değiştirdi: eskiden sevdiğin Iraklılardan nefret etmek zorunda kaldın, on yıl önce nefret etmen söylenen İranlıları sevmekte ise bir sakınca kalmadı. Sonra Taliban çıktı ortaya, ardından “terörist” gibi daha belirsiz, daha karışık kategoriler geldi; şimdi de kim olurlarsa olsunlar “isyancılar” nefretin zorunlu hedefleri arasında.
Arthur Egendorf, Healing from the War (Savaştan Sağaltılma) adlı kitabında, hayatını yeniden dengelemek ve huzur içinde yaşamak isteyen birine şu öğüdü veriyor:
Dyer'in kulağına en çok çarpan cümle şu: “Her birimiz, tek tek ve herkesle birlikte, burada ve şimdi, hayatımızı yaşama biçimimizle sevinç yaratmaktan sorumluyuz.” Ona göre sevinç yaratmak için tek başına yapabileceğin en önemli şey, iç bilincinden nefreti çıkarmak. Kulağa şaşırtıcı gelebilir, ama biraz üzerinde düşün. Savaştan nefret edenler de savaşların sürmesinden, başkalarının gösterdiği düşmandan nefret edip onu öldürmeye çalışanlar kadar sorumludur. Suçtan nefret edenler suç sorununun bir parçasıdır. Kanserden nefret edenler kanseri bir düşmana çevirir ve kanser sorununun bir parçası olur.
Kitaptaki her şeyde olduğu gibi burada da hayatı yeniden dengelemenin sırrı davranışını değiştirmekle sınırlı kalmıyor. Asıl iş, kendini yeniden aynı hizaya getirmek ve “kaç ya da savaş” döngülerinin yerini alacak bir kültür kurmak. Anlaşmazlıkları çözmek için her zor kullandığında, anında bir karşı güç doğar. İnsanlık tarihine damgasını vuran, ardı arkası kesilmeyen savaş döngülerinin büyük kısmı buradan çıkar: güç, karşı güç, daha fazla güç… ve savaşlar kuşaktan kuşağa sürüp gider.
Aynı şey senin içinde de olur. Bir nefret düşüncesi bir intikam düşüncesini doğurur, ona tepki olarak daha çok nefret dolu düşünce uyanır. Asıl sorun, bu nefret ve intikam duygularının senin varoluşunu belirlemeye başlaması. Bir süre sonra çekim noktan hâline geliyorlar.
Medyanın ortalığı çılgınca kasıp kavurduğu bir dünyada huzur içinde yaşamak istemek, ruhen dengeli bir istektir. Bu isteği hayata geçirmek için o isteğin enerjisiyle örtüşen düşünceler yayman gerekiyor. Nefret düşünceleri istediğin huzura dönüşmez; nedeni kitap boyunca defalarca söylendi:
Kâr düşüncesiyle hareket eden medyanın haberlerine rağmen nefret düşüncelerinden sıyrılabilirsin. Sen nefrete ortak oldukça, bu mesajları satanlar da o kadar kâr eder. Oysa sen bir sevinç aracı olmaya karar verebilirsin. Peki bir sevinç aracı, gürültüden ve rahatsız edici haberlerden oluşan bu kakofoniye nasıl karşılık verir?
Dengedeysen, büyük ihtimalle zaten olduğun o sevgi ve huzur yerine ulaşırsın. Nefret içinde olmayı seçen milyonlarca kişi olsa bile, onları değiştirmenin senin görevin olmadığını içinde emin bir şekilde bilerek, dengede kalma ve huzurlu olma isteğini unutmazsın. Herkesin aynı vizyona sahip olduğu bir dünyaya gelmeye karar vermedin ki. Düşüncelerin şöyle bir şeye dönüşür:
Peki teröristlerin havaya uçurduğu insanları ya da kasten barışı yok eden başka eylemleri duyduğunda ne yapacaksın? Dyer kendine şunu düşünmeyi ve söylemeyi hatırlattığını anlatıyor:
Bu huzurlu düşüncenin alternatifi öfke, nefret ve korkudur; o nahoş enerjiyle tam bir uyum içindedir. O zaman o anki tepkin intikam aramak olur. Bir karşı güç kurulur ve seni huzursuz eden o aynı nefret enerjisiyle aynı hizaya girersin.
Dyer bir soru soruyor: Peki ya intihar bombacılarına karşılık yaralılarla ilgilensek, ölülerimizin yasını tutsak, ama bu trajediyi haberlerle herkese duyurmasaydık? Bu tür şiddetin sonuçlarını hiç kimse bildirmeseydi? Hiçbir haber, hiçbir film olmasaydı? Akrabaların ve hayatta kalanların büyük acısını, resimlerini ticarete dökmeden, saygıyla karşılamayı seçseydik? Bu nefret eylemleri olduğunda böyle bir düşünce biçimi kendini gösterseydi?
Bu olayları yapanlar, başkalarının da aynı şekilde karşılık vereceğini ve kinin hız kesmeden süreceğini umarak kendi kin dolu düşüncelerine göre davranıyor. Ama artık haber olmasalar, kimse onlara dikkat etmese, eylemleri ister istemez sona erecekti. Sen de, şahsen, gözlemlediğin bu nefrete düşük enerjili düşünceler eklemeyi inatla reddeden insanlardan biri olabilirsin. Böyle yaparak nefretin ölümüne katkıda bulunursun. Tek başına, hiçbir düşüncende nefret taşımamayı tutarlı biçimde reddederek daha çok sevinç doğuracak şekilde yaşayabilirsin.
Bölümün başındaki Kur'an âyetinde, sahip olduğun iyi ne varsa Allah'tan, kötü ne varsa kendi nefsinden olduğu söyleniyordu. Dyer buradan şunu çıkarıyor: Daha yüksek enerjine ulaştığında, insanların Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesi perspektifinden uzaklaşarak yarattığı dengesiz olayları işleyebilirsin. Tanrı'da nefret yoktur, sadece sevgi vardır. Tanrı bilinciyle, çevrende olup biten her şeyi dengeleyerek huzuru yaşayabilirsin. Kötülüğe, ruhtan kopuk zihinsel bir karşılıkla tepki vermeni gerektiren hiçbir şey yok. Zihinsel enerjini istediğin şeye yöneltme seçeneğine sahipsin ve böyle yaparak yeni bir dünya kurarsın.
Dyer, dünyada yanlış giden şeye odaklanan mesaj bombardımanına nasıl karşılık vermeyi seçtiğini dört adımda anlatıyor.
Kendine her kötülük eylemine karşılık milyonlarca iyilik eylemi olduğunu hatırlatıyor. İnsanların özünde iyi olduğuna inanmayı ve bu inançta kalarak o bilincin daha çok meyve vermesine yardım etmeyi seçiyor. Aramızdan yeterince insan, sahip olduğumuz iyi ne varsa hepsinin Allah'tan olduğu şeklindeki bu kutsal fikre inandığında, bu huzurlu farkındalıkta hep birlikte yaşamayı öğreneceğiz.
Kalbindeki hiçbir nefretin huzur getirmeyeceğini kesin olarak biliyor. Nefret, insana özgü o yıkıcı enerjilerin çoğalmasına katkıdan başka bir şey yapmaz. O yüzden dikkatini ne için olduğuna, iyiliği hissetmeye, Tanrı'yı hissetmeye veriyor; neye karşı olduğu onu pek ilgilendirmiyor. Huzuru destekliyor, savaşı desteklemiyor.
Albert Einstein bir zamanlar şöyle demiş: “Ben sadece bir pasifist değil, militan bir pasifistim… İnsanlar savaşa gitmeyi kendileri reddetmedikçe savaş sona ermeyecektir.” Dyer, Yeshiva Üniversitesi Albert Einstein Tıp Fakültesi'nden Einstein Ödülü almış biri olarak, tevazuyla şunu eklemek istiyor: “…ve insanlar savaşla ilgili düşünceleri bile düşünmeyi reddetmedikçe.”
Nelson Mandela Long Walk to Freedom (Özgürlüğe Giden Uzun Yürüyüş) kitabında şöyle yazmış: “Bir düşmanla barış yapmak için o düşmanla birlikte çalışmak gerekir; o düşman senin ortağın olur.” Dyer hepimizin Tanrı'nın çocukları olarak birbirimizle ortak olduğumuzu bildiğini söylüyor. Birçok insan bunu unuttuğu için kargaşa içindeki bu dünyadan bir haber gördüğünde, yine de Tanrı'nın içindeki varlığını hissetmeyi seçiyor ve er geç hep birlikte böyle yaşamayı öğreneceğimize inanıyor. Ama bu, her birimizin bütün düşüncelerimizde, dolayısıyla bütün davranışlarımızda huzursuzluk aracı olmayı reddetmesiyle başlar.
Hitler'in tayin ettiği halefi Hermann Goering'in Nuremberg Diary (Nürnberg Günlüğü) adlı kitapta geçen sözleri tam tersini gösteriyor:
Dyer o sürüklenen insanlardan biri olmamayı seçiyor. Barış inancının onu “vatan sevmez” yapacağına ikna etmeye çalışan hiçbir liderin gösterdiği yöne gitmeyi kabul etmiyor. Adı açıklanmayan bir Pentagon görevlisine ABD ordusunun Körfez Savaşı'ndan gelen grafik raporları neden sansürlediği sorulduğunda görevli şöyle cevap vermiş: “İnsanların o tür şeyleri görmesine izin verseydik, bir daha hiç savaş olmazdı.”
Dyer'in amacı da şu: zihinsel enerjimizin tamamını nefret ettiğimiz şeyden çok, ne için olduğumuza verdiğimiz için savaş düşüncesinin bile imkânsız hâle geldiği bir dünyada yaşamak. İkinci Dünya Savaşı'nda Müttefik komutanlarından biri olan eski ABD Başkanı Dwight Eisenhower da bir keresinde şöyle demiş:
Bu, kendimizi ve dünyamızı dengeye getirmek için bir çağrı. Barış kahramanca bir düşünce ve vicdan temizliği ister. Dyer bunu hatırladığında, Tanrı'nın kendini gerçekleştirdiği bir hayat yaşama isteğini koruyabildiğini söylüyor.
Kötülüğü gördüğünde ve duyduğunda kendine şunu hatırlatıyor:
Düşüncelerinde savaşa gitmeyi reddediyor. Bu aydınlatıcı enerjiden yoksun kalmış karanlık yerler için bir işaret ışığı, bir fener olmayı seçiyor.
Şiddet içeren mesajlar yoluna çıkmaya devam ettikçe, bütün bunlara nasıl karşılık vereceğimiz konusunda bir seçeneğimiz olduğunu kendine tekrar tekrar hatırlatıyor. Nefrete nefretle karşılık verirse hem dünyadaki nefreti çoğaltacağını hem de kendini Tanrı'nın pek görünmediği bir yere taşıyacağını biliyor. Eski bir Çin atasözünde dendiği gibi: “İntikam peşine düşmeye karar verdiysen, iki mezar kazsan iyi edersin.”
Birbirimizi severek enerjimizi Tanrı'ya olan sevgimizi göstermeye verebileceğimizi biliyor. Dünyada yanlış giden şeylerden çok iyi olanları görme seçeneği olduğunu da biliyor. Şiddet ve nefret bildirileri ona doğru akın ettiğinde “sessiz” düğmesine, hatta “kapat” düğmesine basıyor ve Dalai Lama'nın şu sözlerini hatırlıyor:
Dyer'e göre bunlar dengede olma ihtiyacımızı anlatan son derece değerli sözler. Onları tekrar tekrar söyleyerek huzurlu bir dünyada, bu varoluş boyutunda dengesini koruyor. Artık kesin olarak biliyor ki şefkat ve sevgi bilincinde kalmak zorunda; hem kendi dengesini korumak hem de türümüzün devamına yardım etmek için. Bundan büyük bir görev olamaz.
Sevgiyi istiyoruz, neden istemeyelim ki? Ne kadar çok sevgi alırsak o kadar çok sevgi hissediyor, kendimizi o kadar iyi hissediyoruz. İyi hissetmek, yani kitabın diliyle Tanrı'yı hissetmek, varoluş kaynağımızla kusursuz bir uyum ve denge içinde olmak demek. Belli ki en büyük, en içten dileklerimizden biri, ucu bucağı olmayan bir sevgi akışını alan biri olmak. Peki o zaman istediğimiz şeyle hissettiğimiz şey arasındaki bu kocaman dengesizliği doğuran ne? Bu dengesizliği düzeltmenin içinde bir ironi saklı ve Lawrence'ın bölüm başındaki sözleri bunu çok güzel anlatıyor.
Kitaptaki bütün büyük dengesizliklerde olduğu gibi burada da yeniden dengelemek, enerjinin yeniden aynı hizaya gelmesini gerektiriyor. Bu, birkaç strateji ezberleyerek ya da yeni davranışlar edinerek varılacak bir yer sayılmaz. İsteklerine gönderdiğin titreşimsel enerji örüntülerinin nasıl olduğunu bilmen gerekiyor. Buradaki isteğin, hayatında dengeye getirebildiğin kadar sevgiye sahip olarak kendini iyi hissetmek. Bunu da sevgiyi talep ederek ya da kendi dışında arayarak başaramazsın.
Lawrence alıntısının can alıcı kısmı şurası: “Ancak sevenler sevgiyi bulur ve onlar asla sevgiyi aramak zorunda değildirler.” Dyer bölümün ilerleyen sayfalarında bu sözlere geri dönecek. Ama bunu hayatında uygulamanın yollarına bakmadan önce Lawrence'ın “sevgisiz olanlar asla sevgiyi bulamaz” iddiasını incelemek istiyor. Hayatında çok, çok az sevgi varsa, Lawrence'ın yorumuna göre bu senin sevgisiz olduğun anlamına mı geliyor? Gel buna birlikte bakalım.
İstediğin sevgi hayatına akmıyorsa, buna neyin yol açtığına bakmak iyi bir fikir. Çoğumuz sevgisizliğin suçunu kendi dışımızda bir şeye atmak isteriz. Zaman ve enerji kaybı bu, ama çoğu zaman iyi gelir, çünkü suçlamak acıyı hafifletir; çok kısa bir süreliğine de olsa. Ne var ki ister kendini suçla ister başkasını, suçlama enerjisi sadece dengesiz kalmana yardım eder. Dengede olmak, hayatta hangi şeyle aynı hizadaysan onu kendine çektiğine dair o yasanın etrafında döner. Ne düşünürsen onu elde edersin derken neyi kastettiğini artık yeterince okudun.
Sevgisizliğini takdir edilmediğin, beğenilmediğin düşünceleriyle haklı çıkarabilirsin ya da bütün dünyayı sevgisiz bir yer olarak görmeyi seçebilirsin. Ama bu, hayatında yeterince sevgi olmadığı için iyi hissetmemenin dengesizliğini yaşadığın gerçeğini değiştirmez. Dengeni yeniden kurmak için dünyada bir değişiklik olmasını ya da başkalarının değişmesini beklemek, kendi düşünce biçimini değiştirme sorumluluğunu üstlenmediğin sürece işe yaramaz. Bu işi başkalarına bırakırsan hayatının kontrolünü de kendi dışındaki birine ya da bir şeye bırakmış olursun. Bu da felakete davetiye çıkaran bir reçete.
Dyer'in vurgulamak istediği şu: Sevgi konusunda mahrum kalmışlık duyguları hayatının bir parçasıysa, bunun nedeni düşüncelerinin ve davranışlarının sevgisizlikle aynı hizada olması. Peki bunu neden yaparsın? Sevgi isteğini, o güçlü istekle uyumlu düşüncelerle eşleştiremediğin için. Örneğin:
Bu düşüncelerin hepsi (ve benzerleri) yeterince sevgi alma isteğinle dengesiz bir çekim noktası oluşturur. Hayatına ne düşünürsen onu çekersin ve kaçınılmaz biçimde, nüfusun büyük çoğunluğunun üyesi olduğu “Sevgisizler Kulübü”ne katılırsın; yani boş kalplerine yeterince sevgi akmadığı için kendini mahrum hisseden insanların arasına.
Şiirdeki “sevgiyi aramaya çıkanlar sadece kendi sevgisizliklerini sergiler” sözü ne demek? Bir şeyi aradığında, aradığın şeyin hayatında olmadığını hissediyorsundur. Mesela aradığın şey sevgiyse, aslında şunu söylüyorsundur: Ben sevgisizlik yaşıyorum ve bu arayışla o boşluğu doldurmayı umuyorum. Bu yaklaşımın sorunu, sevgi boşluğunu doldurmak yerine dengesizliği büyütmesi ve senin sevgisizliği yaşamaya devam etmen. Neden mi? Çünkü sevgiden çok sevgisizliğe ağırlık vermiş olursun. Bir yandan hayatına sevgi akmasını istiyorsun, öbür yandan düşüncelerin kayıp olanı bulmaya kilitlenmiş.
Bu hizasızlık, kayıp olan şeyden daha fazlasını çekmeye devam eder. Düşündüğün şey sevginin yokluğu. Kitabın anlatımıyla, düşündüğün şey titreşim olarak neyle eşleşiyorsa karşına o çıkar; bunu çekim yasası denen işleyiş, düşüncelerini o titreşimle eşleştirerek yapar.
Projektörleri kapatman, arama ekibini dağıtman ve onun yerine sevgiyle ilgili düşüncelerin enerjisini koyman gerekiyor; sevgiyi alacağına dair içten bir bilme. Bu dünyaya sevgiyle belirlenmiş bir Ruh yerinden geldin. İsteğin, düşünme ve davranma biçiminle sevgi içeren bir ortaklık kuracak şekilde hayatını yeniden dengelemeye başladığında, isteğinin aslında Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesi olduğunu fark edeceksin.
Sevgi özlemi, düşüncelerinde aslında Tanrı'ya daha çok benzeme özlemidir. Bunu fark ettiğinde, zaten olduğun bir şeyi kendi dışında aramanın en büyük budalalık olduğunu çok geçmeden görürsün. Bunu sana başka hiç kimse veremez. Lawrence'ın dediği gibi, “sevgisiz olanlar asla sevgiyi bulamaz”. Çünkü sevgisiz olanlar zaten oldukları şeyi görmez, istedikleri şeye sahip olmamaya odaklanır.
Üstelik sevgisiz olanlar istedikleri sevgiyi hak etmediklerine inanır. Tahmin et ne olur? Layık olmama duygularını doğrulayan daha çok kanıt çekmeye devam ederler. Projektörler kapandığında, tek kişilik arama ekibi kalıcı olarak dağıtıldığında, dikkatini zaten sahip olduğun sevginin içindeki sahici araçları dengelemeye çevirebilirsin. İşte o zaman şiirin sonundaki söz, “ancak sevenler sevgiyi bulur ve onlar asla sevgiyi aramak zorunda kalmaz”, tam bir ironiye dönüşür.
Bölümün başlığından da anlaşılacağı gibi, Dyer'in sevgi tanımı birine ilk kez deli gibi âşık olduğunda yaşadığın o büyük tutkunun, arzunun ve heyecanın ötesinde. Sonunda o ateşli tutkular yavaş yavaş söner ve geriye sahici sevgi kalır; aslında baştan beri aradığın şey. Peki bunun en güzel örneği ne? Tanrı gibi sevmek; mümkün olan her yerde ve her zaman, varlığını dışarıya doğru tanımlayan sevgi hissini yaymak.
Böyle bir sevgi seni kendi egonu unutmaya, kendin için istediğinden daha fazlasını başkası için istemeye götürür. Yaratılış da öyle işliyor gibi görünüyor. Yaratıcın sana hayatı verdiği için karşılığında senden hiçbir şey istemiyor; hayat özgürce, bolca veriliyor ve kimse dışarıda bırakılmıyor. Sana bu hayatı verdiği için, yaşamak için muhtaç olduğun hava, varlığını sürdürmek için içtiğin su ya da seni yaşatan Güneş için bir bedel ödemek zorunda değilsin. Sana karşılıksız verilen bu şeyler olmasaydı yaşamaya devam edemezdin. İşte bu, Tanrı'nın sana sunduğu sevgi.
Hayatını daha çok sevgiyle dengelemek için düşüncelerini ve davranışlarını, Tanrı'nın olduğu gibi, sevgi olarak Kaynağınınkiyle eşleştirmen gerekiyor. Bu şu anlama geliyor:
Uzun bir liste mi oldu? Aslında değil; yeter ki bunun zor olacağına inanma.
Sevgi dolu olmak senin doğal hâlinin bir özelliği ve ego bu hâlin parçası sayılmaz. Ego hükmeder, çünkü sen kendini Tanrı benliğinden, kusursuzca ilahi ve koşulsuz bir sevgi yerinden buraya gelmiş olan o sevgi dolu benlikten ayırmışsındır. Kendinin önemli olduğu fikrini, haklı çıkma ihtiyacını o kadar uzun süre taşımışsındır ki, ego benliğin sen olduğuna inanarak kendini kandırmışsındır. Dengesizlik dediğimiz şey de bu: saf bir yanılsamaya inanmayı seçmişsin! Bu yanılsamanın baskın güç olmasına izin vererek, ego merkezli benliğin aracılığıyla hayatında kocaman bir dengesizlik kurmuşsun.
Sonuç ortada: Sevgiyi hissetmek istiyorsun; gerçek olanı, varlığının özü olan sevgiyi, zaten olduğun sevgiyi. Ama onun yerine boşluk hissediyorsun. Neden? Çünkü o boşluk ancak kalp bağını, nerede olduğunu bilmediğin ama içinde hissedebildiğin sevgi ruhuna açarak dolabilir. O boşluk senin yerin, başkasının olamaz. Onu yalnızca sen doldurabilirsin. Amacın, içindeki sevgiyi istemek ve o sevgiyle o kadar dolu olduğunu fark etmek ki vermekten başka yapacak bir şeyin kalmasın. Yapman gereken tek şey bu: istemek ve almak. Sadece bunu yaparak, verdiğin şeyin daha fazlasını kendine çekeceksin.
Bu dengesizliğin düzelmesi, varlık Kaynağınla yeniden bağ kurmaya ve bir sevgi aracı olmaya ne kadar gönüllü olduğuna bağlı. Şu andan itibaren kendini sadece sevgi bağlamında görmeye ve sevgiyi haftanın yedi günü, günün yirmi dört saati yanında olmaya davet etmeye söz vermelisin. Bu yolda kalmana yardım edecek bir doğrulama cümlesi var:
Bu basit ve güçlü ifade seni sevgiyle aynı hizaya getirir. Kendini küçük görmek ya da kendini kabul etmemek dengeni bozamaz; sadece verecek sevgin vardır. Kendini ya da başkalarını küçük gördüğünde, kabul etmediğinde bu enerjilerle titreşimsel bir eşleşmeye girersin ve onlar da hayatında kendini göstermeye devam eder.
Birçok insan istediği sevgiyi alamadığı için başkalarını (ya da sevgisiz, umursamaz bir dünyayı) suçlar. İstediğin sevgiyle gerçekten aldığın sevgi arasındaki her eşitsizlik, ne düşündüğünün bir ayna görüntüsü, bir yansımasıdır. Nefret verirsen nefret alırsın; sevgi verirsen hayatına sevgi akar.
Kalbini bir kap gibi düşün. Bu kap bütün düşüncelerinin tek kaynağı. Ne zaman bir şey düşünsen, o düşünce bu kaptan çıkmak zorunda; bir düşünce seçip dünyaya gönderiyorsun. Benzetmeyi sürdürürsek, asıl mesele yalnızca olumlu, sevgiyle ilgili düşünceleri seçip dünyanı yeniden dengeye doğru kaydırmakla bitmiyor. Asıl mesele bu kabın içinde ne olduğu; yani kalp deponda, içinde başkalarına vermek için neye sahip olduğun.
İçindeki bu kap sonsuz bir sevgiye bağlı. Dolması için tek yapman gereken düşüncelerini o Kaynağa çevirmek: kendine sevgi, dünyaya sevgi, hayata sevgi, herkese sevgi ve en önemlisi varlık Kaynağına sevgi. O zaman vereceğin her şey bu olur ve sonunda hepsi sana geri döner.
Sıradan insan bilinci düzeyinde yaşayan bizlerle ermiş dediğimiz insanlar arasındaki farkın, onların bir an bile Allah'ı unutmaması olduğu söylenir. Ermişler hayat zorlaştığında neşeli, başkaları sabırsızken sabırlı, başkaları nefretle karşılık verirken sevgi doludur. Neden? O kap yüzünden. Sıradan insanların kabından belli durumlarda sevgi dolu düşünceler çıkar. Ermişlerin kabında ise sevgiden başka bir şey yoktur; sevgi içine ve dışına serbestçe akar.
O hâlde daha huzurlu ve sevgi dolu olmak için sadece düşüncelerini değiştirmeye uğraşmak yerine neden en yücesini hedeflemeyesin, zaten olduğun o ermiş gibi düşünmeyesin? İçindeki kaba odaklan. Durmadan “Yüce Ruh, bana yol göster” dediğinde, kabına öyle çok sevgi dolu düşünce aktığını göreceksin ki hiçbir olumsuzluk içindeki dengeyi değiştiremeyecek.
Dyer burada dört ile sekiz yaş arasındaki bir grup çocuğun sevgiyi nasıl tarif ettiğini paylaşıyor; ona göre birer mücevher. Hayatının “sevgi dengesini” yeniden ayarlamaya çalışırken insana umut veren, yüzü güldüren bu düşünceleri aklında tut:
Dyer'in en sevdiği ise şu:
İşte böyle. İçine ve çevrene bak. Dinle. Birine tutkuyla âşık olmak yavaş yavaş söndüğünde geriye kalan şeydir sevgi, çünkü sevgi tükenmeyen bir kaynaktır. Onu ver. Patates kızartmanı paylaş. Birine tavuğun en güzel yerini ver. Dünyaya el salla ve gülümse; çok geçmeden Victor Hugo'nun “Sevgi, Evren'in tek bir varlığa indirgenmesidir” derken neyi kastettiğini anlayacaksın.
Birine âşık olmak yavaş yavaş sönerken geriye kalan şey sadece sevgiyle sınırlı kalmıyor; sevgi aynı zamanda geldiğimiz Kaynağı tanımlıyor. Elizabeth Barrett Browning hayatın sonunu şiirsel bir dille saf sevgiye bir dönüş olarak anlatıyor:
Görünen o ki bu beden de göçüp gittiğinde geriye gerçekten kalan tek şey yine sevgi.
Cenneti sadece bu dünyadan ayrıldığın anda sonunda varacağın bir yer olarak düşünmemelisin. Dyer'e öyle geliyor ki cenneti burada, yeryüzünde de yaşamak istersin. Bölümün başlığı da (Elizabeth Barrett Browning'in bir şiirinden alıntı) bunu çağrıştırıyor: Dünyanın kendisi cennetle dolu. Peki gündelik hayatında cenneti görüyor musun? Sana cennet gibi bir dünyada yaşıyormuşsun gibi geliyor mu? Cevabın hayırsa dengede değilsin demektir. Büyük ihtimalle dünyevi varoluşunun o cennetsi parçasına pek dikkat etmeden, belki hiç bakmadan, fiziksel dünyanı hayatının ana odağı yapmışsındır.
Hayat enerjinin büyük kısmını maddi dünyaya verirsen, genel olarak “maddiyatın” hakkında sürekli bir kaygı içinde olursun ve hayat oyununda hiç başarılı olamamışsın gibi hissedersin. Zihinsel enerjinin neredeyse tamamı sahip olduğun ya da olmadığın şeylere odaklanır. Değerini nasıl bir araban olduğu ya da ne kadar moda giyindiğin gibi maddi şeylere göre ölçersin. Başkalarının daha çok şeyi olduğu için aşağılık duygusu bile yaşayabilirsin!
Ruhsal dünya ile maddi dünya arasındaki bu dengesizlik çoğu zaman borçlu olmanın bir yaşam biçimine dönüşmesi demek. Daha büyüğüne, daha iyisine, daha pahalısına sahip olma isteğin seni borç almaya, daha büyük mali yükümlülüklerin altına girmeye götürür. Çok geçmeden borçların o maddi kazanımları karşılama gücünü aşar.
Fiziksel olanla ruhsal olanı dışarıda bırakacak kadar çok uğraştığında, kazanmaya, bir numara olmaya, kendini başkalarıyla kıyaslamaya aşırı vurgu yaparsın. Zihnin hayatın maddi yanlarıyla fazla meşgul olduğunda hayata yüzeysel bakarsın; görünüş özden önemli sayılır. Nasıl göründüğün nasıl hissettiğinin yerini alır. Başkalarının ne düşündüğü en önemli ölçü olur, dışarıdan dayatılan standartlara uymak her şeyin önüne geçer.
Ruhsal ve maddi dengesizliğin en çok zarar veren yanlarından biri, para kaygılarına harcanan zaman ve zihinsel enerji. Para; mutluluğun, iç huzurun, bir insan olarak değerin hakkındaki hislerin de dâhil, her şeyi değerlendirmede tek ve en önemli ölçü hâline gelir. Her şey fiyatına, maliyetine göre tartılır:
İç dünyan maliyetler ve parasal değerle ilgili düşüncelerle dolar. Hayali terazinde görünüş, performans ve edinimlerin dikkatini verdiğin her şey olduğu bir bilinçten doğan düşünceler en ağır tarafı oluşturur. Bu bilinç tam burada, tam şimdi, nerede olursan ol, orasının cennetle dolu olduğunu fark etmeni engeller. Yeryüzünde cenneti aramak yerine, düşünme biçimin yüzünden bu orantısız hayat görüşünün sonuçlarıyla yaşamaya mahkûm olursun.
Terazinin maddi tarafının ağır bastığı bir hayat yüzünden dengesiz olduğunda epey büyük bir bedel ödersin. Bunun en ciddi sonucu kendini yanlış görmen. Gerçek özün ruhsal; fiziksel olan senin özün olamaz, ama bunu fark etmezsin.
Ebedî özün hiç doğmaz ve hiç ölmez. Dengeyi maddi dünyadan yana bozduğunda, sürekli değişen, istikrarsız bir müttefikle özdeşleşirsin. Bedenin, sahip olduğun şeyler, başarıların, mali durumun… hepsi geçici. Rüzgâr gibi gelip giderler. Varlığını her düşündüğünde, ister fiziksel görünüş olsun ister para, bir şey değişmiş olacak. Bu alanlarda sürekli bir çaba, belirsizlik ve kaygıya dönüp duracaksın.
Terazinin maddiyattan yana bu kadar ağır basması yüzünden zihnin fazlasıyla meşgul olur ve bu meşguliyet stres ve endişe doludur. Bedenine ve nasıl göründüğüne kafayı takman, yaşlanma sürecinde acıya ve şiddetli kaygıya dönüşür; “gerçek sen” sandığın şeyi geride yalnızca bir anı, yeniden yakalanması imkânsız bir yanılsama olarak bırakır.
Aynı şekilde sahip olduğun şeyler de tükenir, eskir, değer kaybeder, yok olur. Bu alandaki dengesizliğin yüzünden içinde bir boşluk, amaçsızlık ve aldatılmışlık hissi kalır. Edinimlerin, başarıların ve ünün için harcadığın büyük çaba ve sıkı çalışma neredeyse anlamsızlaşır. Sonuç hayal kırıklığı, pişmanlık, hatta dünyaya karşı düşmanlık. Ama bunun suçu dünyada sayılmaz; maddi ve ruhsal dengeyi kurmayı seçersen strese yol açan bütün bu kaygıdan kurtulabilirsin. Başarman gereken tek şey hayatının bu iki yönü arasında bir denge kurmak.
Cennet bir yerden çok bir zihin hâli, çünkü Ruh her yerde ve her şeyde. Karşılaştığın herkeste ve her şeyde Ruh'un kendini gösterişini aramaya bilinçli olarak karar vererek maddi ve ruhsal hayatını dengelemeye başlayabilirsin. Dyer bunu dünyasına özel bir gözle bakmaya çalışarak yaptığını anlatıyor: Gördüğü şeyin bütün maddi yanlarını ve suretini süzen mercekler takmış gibi, yalnızca orada var olan ruhsal enerjiyi görebiliyormuş gibi. Bu hayali sihirli mercekleri sen de tak ve her şeyin nasıl farklılaştığını gör. Bu deneye başlamak için doğa çok güzel bir yer.
Suretleri süzen bu hayali mercekler olmadan bir ağaca baktığında dalları, tomurcukları, yaprakları, varsa meyveleri görürsün. Ama yeni ve büyüleyici merceklerinle ağacın sınırlarını çizen hatlar kaybolur; ağaca dair bambaşka bir bakış açısı verecek kadar hızlı bir enerji titreşimi kalır geriye. Yaprakların arasındaki boşlukları görürsün. Yaratılışın ilk tomurcuğunun çıktığı, artık ölmüş olan meşe palamudunun ya da meyve çekirdeğinin sessizliğini fark edersin; sonunda şu an baktığın ağaca dönüşen bütün sürecin büyük bir enerjiyle yeniden başladığını görürsün.
Ağacın derinliklerinde duran, kışın uykuya yatıp baharda sonsuzluğa (ya da en azından kendi ömrüne) tomurcuklanan bu hayat veren sürecin devamını görürsün. Yeni palamutların sadece yeni bir meyve üretmediğini, aynı zamanda meşe ağacından bir sonsuzluk ürettiğini fark edersin. Bu hayat gücünü tek bir ağaçta görürsün; hiç bitmeyen bir yaratılış akışı içinde geriye ve ileriye doğru uzanır.
Bütün doğaya bu yeni gözle bakmaya başla: kuşlara, karıncalara, dağlara, bulutlara, yıldızlara, her şeye. Bakışını, artık sadece sureti ya da sınırları görmeyecek kadar derinleştir. Çevrendeki mucizeyi takdir et ve anla… bunu yaptıkça dengeni yeniden kazanacaksın.
Bu yeni mercekler herkesi yeni bir açıdan görmeni sağlar. Artık insanları uzun ya da kısa, esmer ya da açık tenli, erkek ya da kadın, yaşlı ya da genç, güzel ya da çirkin diye görmeyeceksin. Mercekler, kültürel ya da dinî farklılıkların insanları sınıflandırdığı sınırları bulanıklaştırır; başkalarını sadece giysileri, fiziksel görünüşleri ya da konuştukları dil olarak görmezsin. Bütün dış görünüşler merceklerinden ve düşüncelerindeki filtrelerden geçip kaybolur ve karşılaştığın her insanda ruhsal enerjinin kendini gösterişini görürsün.
Fark ettiğin şey tam gözünün önünde titreşen saf enerji olur. Vücut bulmuş iyiliği görürsün. Kendi içinde hissettiğin kırılgan noktaların herkeste aynı olduğunu görür ve hissedersin. Hepimizi birbirine bağlayan, pırıl pırıl parlayan enerjiyi, kocaman bir huzur bağını görürsün.
Yeni bakışın seni oyunbaz bir hayale davet eder: Seni iki insan yarattı; o iki insanı dört insan yarattı; o dört insanı sekiz insan yarattı… Birkaç kuşak geriye, Abraham Lincoln'ün zamanına gidersen, seni yaratmak için bir araya gelmek zorunda olan, seninle akrabalık bağı bulunan 16.000 kişi çıkar karşına! Sokrates'in zamanına geri gittiğimizi düşünebiliyor musun, ne kadar şaşırtıcı bir hesap çıkar? Her birimizi yaratmak için trilyonlarca insan gerekirdi; ama trilyonlarca insan hiç var olmadı. O hâlde bir şekilde, matematiksel olarak hayrete düşüren bir biçimde, hepimizin arasında bir akrabalık bağı var.
Bunlar, düşüncelerini dönüştüren hayali merceklerinle gözlemlemeye başlayabileceğin çok ilginç bağlar. Yargılayacak kimse olmadığını keşfedersin; nefret edecek, zarar verecek kimse olmadığını da, çünkü hepimizin akraba olduğunu açıkça görürsün. Dyer'in deyişiyle, aslında hepimiz biriz. Buradan bakışını hayatın daha fazlasını kapsayacak şekilde genişletebilirsin.
Senin ve başka herkesin hayatındaki olayları şekillendiren, o an saf tesadüf gibi görünen insanların gelip gidişlerine baktığında, süzen yeni merceklerin bütün bu olayların enerji olarak birbirine nasıl bağlı olduğunu görmeni sağlar. Artık herkesin düşüncesinden çıkan, herkesin hayatındaki olayları enerji bakımından kusursuzca harmanlayan, lazer gibi sonsuz bir enerji ağı görürsün. Bazı insanların, yaratılışın Kaynağının enerjisiyle kusursuzca örtüşen çok hızlı enerji titreşimlerine sahip olduğunu görürsün. Her şeyi yaratan, her şeyi bilen hayat kaynağıyla nasıl uyum içinde olduklarını ve olayların titreşimsel bir eşleşmeyle nasıl kusursuzca çekildiğini görürsün.
Kaza, trajedi ve dehşet gibi görünen şeyleri de görürsün; onların da senin “hata” dediğin bir şekilde çarpışan titreşimsel eşleşmeler olduğunu. Aslında bunlar iki ya da daha fazla enerjinin, daha önce göremediğin daha büyük bir resimde buluşmasının sonucu. İnsanların beklentileriyle hayatlarına çektikleri arasındaki bağa tanık olursun. Bu şaşırtıcı merceklerle bütün olayların ve bütün “tesadüfi” karşılaşmaların rastgele olmadığını, gerçekte inanılmaz uyumlu titreşimsel eşleşmeler olduğunu fark edersin. Bu farkındalıkla Ruh ile suret arasında bir denge düzeyine ulaşırsın.
Dyer, hayatın bu iki yanını dengede tutabilmenin sonucunda bulduklarını anlatıyor. Artık karşılaştığı her insanda ruhsal enerjiyi görüyor. İçinden bir ses birini yargılamasını söylediğinde, kendine ona o özel merceklerle bakmayı hatırlatıyor. Bunu başarabildiğinde bütün olumsuz yargılar kayboluyor. Nasılsa kaybedeceği bu bedenden ibaret olmadığını bildiği için kendini daha huzurlu hissediyor. Her gün içinde ona hayat veren Ruh'u da hissediyor ve bu ona neşe ve zindelik veriyor! Artık sonsuz bir ruhsal varlık olduğunu ve bu yaratan enerjiyi, ister burada yaşamış ister gelecekte yaşayacak olsun, bu gezegendeki herkesle paylaştığını biliyor.
Ruhsal ve fiziksel olarak daha dengeli olmak ona sürekli bir minnet ve huşu hâlinde kalma fırsatı veriyor. Her yerde mucize görüyor. Kendini daha az ciddiye alıyor. Başkalarıyla arasında daha yakın bir bağ hissediyor. Daha çok başarma ya da bir yere uyma konusunda daha az baskı hissediyor. İşin tuhafı, şimdi daha yüksek bir performans gösteriyor, çünkü Ruh içinden engelsizce akıyor.
Fiziksel ve ruhsal varlığın arasındaki dengesizliği düzelttiğinde hayatında önemli bir değişiklik olur. Bölümün başlığı Elizabeth Barrett Browning'in ünlü bir şiirinden alındı. İşte o şiirden bir parça:
Musa yanan çalıya yaklaştığında ayakkabılarını çıkarmış ve Tanrı ile konuşmuştu. Sen de odağını değiştirebilir, düşüncelerinden cesaret alan yeni gözlerle bakabilirsin. Bunu yaptığında şiirin doğru olduğunu göreceksin: Dünya cennetle dolu. Buna inanmaz ve hayatına geçirmezsen, o zaman umarım etrafta oturup böğürtlen toplamaktan keyif alırsın!
Sogyal Rinpoche şöyle demiş: “Bütün hayatın boyunca içinde iki insan yaşadı. Biri ego: geveze, durmadan bir şey talep eden, histerik, hesapçı. Öbürü ise sessiz ve bilge, sesini pek nadiren duyduğun ya da nadiren kulak verdiğin gizli ruhsal varlık…”
Dyer seni, her yerde cenneti arayarak ve her zaman içinde olan o gizli ruhsal varlığı dinleyip ona kulak vererek, onun sana daha çok kulak vermesini dileyerek yeniden denge kurmaya davet ediyor.