Geçtiğimiz günlerde telefonuma düşen bir mesaj, beni hem çok etkiledi hem de modern dindarlık algımız üzerine derin derin düşündürdü. İki yılı aşkın bir süre önce borç verdiğim bir tanıdığım, "Hocam borcum vardı, iban atar mısın? Helallik istiyorum, bu yük kalbime çok ağır geldi, hacca gidiyorum" diye yazmış.
İşin itiraf etmem gereken bir boyutu var: Ben o parayı tamamen unutmuştum.
Ona bir kez bile borcunu hatırlatan bir mesaj atmadım, sormadım. Yani bu kişi, istese çok rahatlıkla o borcun "üstüne yatabilir", sessizliğimi bir fırsata çevirebilirdi. Bu yüzden, benim sormadığım bir şeyi hatırlayıp geri bildirim vermesi, o sorumluluğu bunca zaman ruhunda taşıması beni gerçekten etkiledi. Bu, günümüzde eşine az rastlanır bir vicdani dürüstlük.
Ancak bu etkileyici dürüstlüğün hemen arkasında, o "diğer" soru beliriyor: Neden şimdi?
Unutulmuş Bir Borç, Unutulmayan Bir Sorumluluk
Alacaklı unuttuğunda borç bitmez; sadece görünmez olur. Karşı tarafın bu görünmez borcu, kendi iç dünyasında bir yük olarak muhafaza etmesi takdire şayan. Fakat bu yükü boşaltmak için neden bir "hac" yolculuğunun eşiğine gelmesi gerekiyor?
Burada bir algı paradoksu var: Bir yanda, hiç hatırlatılmadığı halde borcuna sahip çıkan bir vicdan; diğer yanda ise o borcu ödeyebilecek maddi gücü varken — hac masraflarını karşılayabildiğine göre — ödemeyi ancak kutsal bir yolculuk öncesine erteleyen bir öncelik sıralaması.
"Hak, verildiği anda haktır;
unutulduğu anda değil."
İnancı Hayatın Akışına Yaymak
Bizler ne yazık ki helalleşmeyi ve hak teslimini "özel zamanlara" — hac, bayram, ölüm döşeği — endekslemeye başladık. Oysa o para, benim unuttuğum bir ayrıntı olsa bile, onun hayatında belki de çok daha önce teslim edilmesi gereken bir emanetti.
Dini ve ahlaki sorumluluklarımızı, bir "arınma seyahati" öncesi yapılacaklar listesine indirgediğimizde, aslında inancın o yaşayan, nefes alan ruhunu biraz zedeliyoruz. Birinin hakkını ödemek için Kabe'yi görme şartı aranmamalı.
Sonuç Olarak
Ben helallik istendiğinde "helal olsun, katkısını gör" dedim; çünkü o sorumluluğu bunca zaman taşımış olması bile büyük bir erdem. Fakat şunu da sormadan edemiyorum:
Neden iyiliği ve doğruluğu sadece "Allah'ın evine giderken" kuşanıyoruz?
Hayatın her anı O'nun huzuru değil mi? Unutulmuş bir borcu hatırlamak büyük bir ahlaktır; ama onu imkan varken vaktinde ödemek, asıl ibadettir. İnancı şekilsel bir "veda temizliği" olmaktan çıkarıp, gündelik hayatın sarsılmaz bir dürüstlük pratiği haline getirdiğimiz gün, gerçek dönüşümü başlatacağız.

