Son yıllarda sosyal medyada, kişisel gelişim kürsülerinde veya "spiritüel" geçinen çevrelerde öyle bir ifade dolaşıma girdi ki, duyunca durup düşünmemek elde değil: "Kimseye istemeden iyilik yapma." Bu cümle; güya kişinin enerjisini korumasını, sınırlarını çizmesini ve "karmik" yüklerden kaçınmasını öğütlüyor. Ancak maskesini biraz kaldırdığımızda, altından çıkan o dondurucu soğukluk bizi kadim bir hastalığa götürüyor. Bu ifade, aslında toplumun iliklerine işlemiş olan "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" mantığının modernize edilmiş, "spiritüel soslu" halidir.

İki Sinsi Tuzak: Bencilliğin İki Yüzü

Bu iki anlayış, toplumsal sorumluluktan kaçışın iki farklı kapısıdır. Aralarındaki farkı ve ortak zehri iyi analiz etmemiz gerekiyor:

  1. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın": Bu, kötülüğe ve haksızlığa karşı körleşmedir. "Benim kapımın önü temiz olsun da, sokaktaki yangın beni ilgilendirmez" demektir. Kötülüğe engel koymamak, o yılanın bir gün gelip herkesi yutmasına alan açmaktır.

  2. "İstenmeden iyilik yapma": Bu ise merhamete ve yardımlaşmaya karşı kalbi dondurmadır. "O benden istemedi ki, neden yapayım?" bahanesiyle vicdanı askıya almaktır. Biri kötülüğe yol verirken, diğeri iyiliğin önünü keser.

Her ikisi de bizi "biz" olmaktan çıkarıp, kendi fildişi kulelerine hapsolmuş bencil bireylere dönüştürür.

İhtiyaç Sahibi "İsteyebilir" mi?

Sormamız gereken can alıcı soru şudur: Gerçekten ihtiyaç sahibi olan bir insan, o ihtiyacını dile getirebilir mi? Bizim inancımız ve medeniyetimiz, yardımlaşmayı bir "talep-arz" dengesine oturtmaz. Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 273. ayette gerçek ihtiyaç sahiplerini şöyle tarif eder:

"...Onlar, iffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın..."

Eğer biz "isteyene kadar beklersek", yüzündeki o ince kederi, halindeki o sessiz çığlığı nasıl göreceğiz? Kur’an bize "istemesini bekle" demiyor; "ferasetinle tanı ve bul" diyor. İyiliği bir alışverişe, bir lütfa dönüştürmek, karşı tarafın onurunu zedelemektir.

Peygamber ve Halifelerin İzinde "Halden Anlamak"

Peygamber Efendimiz (sav) ve Ashab-ı Kiram'ın hayatında "sen istemedin, o yüzden yapmadım" gibi bir tavrın zerresi yoktur.

  • Hz. Ömer, gece karanlığında sırtında un çuvalıyla çadırları gezerken kimsenin kapısına gelmesini beklemedi. O, sorumluluğu kapı kapı aradı.

  • Sadaka Taşları, alanın vereni görmediği, kimsenin kimseye el açıp mahcup olmadığı bir incelikle kuruldu.

Bu medeniyet, "istemeden verenlerin", başkasının derdiyle dertlenmeyi "enerji kaybı" değil "ruhsal diriliş" görenlerin medeniyetidir.

Ne Olduysa Azar Azar Oldu...

İnancımıza ve kültürümüze sinsi sinsi giren bu tür "kişisel gelişim" kılıflı zehirlere dikkat etmezsek, bir gün merhamet namına her şeyi kaybetmiş olacağız. Toplumsal bağlarımız azar azar kopuyor, vicdanlarımız azar azar nasırlaşıyor.

Bizim eğitim ve atölyelerimizde asıl gayemiz; bilgiyi bu tür "şirk" ve "bencillik" tozlarından arındırmaktır. Feraset ve basiretli bir yaklaşımla, kalbinizin gerçekten tatmin olacağı hakikatlere odaklanıyoruz. Çünkü öğrendiğiniz ve hayatınıza geçirdiğiniz bilginin kalitesi, hem dünyanızı hem de ahiretinizi kurtaracak yegâne unsurdur.

Sonuç Olarak

Gelin, kalbimizi bu "dondurucu" cümlelerden temizleyelim. İyiliği şartlara bağlamayalım. Kötülüğe karşı bir "engel", iyiliğe karşı bir "el" olalım. Unutmayın; mümin, müminin aynasıdır. Ayna, karşısındakinin lekesini silmek için ondan izin istemez; sadece vazifesini yapar.

Yazılarımı eposta ile almak için üye olun.

Bire bir koçluk detaylarını öğrenmek için iletişime geçiniz